602. GECE

602.gece

Ders kitaplarıma bir yenisini daha ekledim; 602.Gece. Sanki ben kitaplarımı değil kitaplarım beni buluyor, tıpkı yazarlarım gibi. Hiç olmadık bir an da düşüyorlar önüme balkonuma gelen davetsiz kuş misali.

İlk “Büyübozumu:Yaratıcı Yazarlık” düştü yoluma. Neden “yoluma” dediğimi düşünüyorum şimdi. Nedense hep bir yolda yürür gibiyim. Sonu olmayan bir yol. Korkutan ama merak uyandıran… “Acaba nereye çıkacak?” sorusunu sorup küçük ama ürkek adımlar ile yürürken bazen yol arkadaşı arıyorum kendime bazen de yolun karanlıkta kalan kısmını aydınlatan bir ışık. “Sanat herkesin yalnız başına çıktığı uzun bir yolculuktur, arayışlar tamamen kişiye özeldir.” Tesadüf müydü Büyübozumunda bu cümle ile karşılaşmam? Sanmam. Hem zaten ben tesadüflere inanmam.

Berna Moran’ın üç ciltlik “Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış”ı ile Murat Gülsoy’un 602.Gece’si benim için aynı yerde konumlanan kitaplar. Bilgi verici, öğretici… 602. Gece modernist edebiyatı, bu edebiyatın en önemli isimleri üzerinden anlatıyordu. Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay ve Orhan Pamuk’un eserlerinden verilen örnekler ile Murat Gülsoy iyi bir öğretmenin yapması gerekeni yapıp verdiği dersi örnekler ile pekiştiriyordu.

Postmodern edebiyat nedir? Modernist edebiyat nedir? Aralarındaki fark nedir? 602. Gece’ye başlamadan önce bu sorular üzerine kafa yoruyor, araştırıyordum. Karşıma çıkan genel tanımlamalar ve birde modernizm ile postmodernizm arasındaki farkları gösteren bir şemaydı. Bu şemayla 602.Gece de de karşılaştım. Postmodern edebiyat kesin çizgiler ile modernist edebiyattan ayrılabiliyor mu emin değilim. Kelime anlamında olduğu gibi modernizmi aşan bir yaklaşım mı postmodernizm yoksa modernizm’in içinde mi yer alır? Modernist sanat kendinden önceki geleneklere başkaldırmak ise bu başkaldırıyı postmodern edebiyat da yapmış mıydı? Bu sorularımın cevapları 602. Gece de yoktu. Modernist edebiyat örnekler ile anlatılmış Postmodern edebiyat ise tam açıklanamamıştı.

“Mise en abyme” tanımıyla tanıştım. Oysa bu tanımın örneğini tanışmamızdan önce “Bu Film’in Kötü Adamı Benim” de görmüştüm. “Roman içinde romancının roman yazmakta olduğunun anlatılması”. Bu anlatım tekniğini sevmiştim. Sevme nedenim bu tekniğin oyunsu olmasından çok roman yazma sürecini tüm çıplaklığı ile bana göstermesiydi. Galiba ben bu süreç ile ilgileniyorum. Bu yüzden yazarların günlüklerini okuyorum. Yalnız yürüdüğüm yolda karşıma çıkan engeller ile bu günlükler sayesinde başa çıkabiliyorum. Duygudaşlarımı arıyorum. Bulduğumda ise onları derin bir oh çekip devam edebiliyorum yoluma.

“Yazarları ve yapıtlarını sevmemin, onlardan etkilenmemin başlıca nedeni bu olsa gerek: baktığımda kendi yüzümü görmek.” Bu cümleyi okuduğumda yeni bir duygudaşım olduğu için mutlu oldum. Aslında bunun sinyallerini ilk Büyübozunda almıştım. Yazar, yukarıdan bakmıyor, yaratmanın en temel insani özelliklerden biri olduğunu söylüyordu. Tüm bunların yanında birde ortak bağımız vardı; Oğuz Atay. 602. Gece de Oğuz Atay’ın en sevdiğim öykülerinden birinin okumasını yapıyordu Murat Gülsoy. Modernist edebiyatın en güzel örneklerini veren yazarlardan biriydi Oğuz Atay. Ruhsal yalnızlığı, korkuları, anlaşılamamasıydı eserlerinde anlattığı. “Otomobilin tamiri, para hesabı, neden yazdıklarımı anlamıyorlar, neden çevrede kimse yok v.s. Belki de anlaşılacak, önemsenecek bir şeyler yazmadım, yapmadım. Sadece yazı hayatı denilen çamura bulaştım, yeni öfkeler edindim o kadar.” Günlüklerinde böyle diyordu. Gerçekten bir çamur muydu yazı hayatı?

602.Gece’nin son konuğu Orhan Pamuk. Hiçbir zaman iyi bir Orhan Pamuk okuru olmadım, olamadım. Nedeni yok. Bilmediğim bir mesafe var Orhan Pamuk ile aramızda. Ama bazen öyle olur ya kimi yazarlar çok kolay yazarınız olurken kimileri için ise zaman ihtiyaç vardır. Leyla Erbil ile tanışmamız da böyle oldu. Önce aramızda derin bir uçurum oluştu. Mesafeli bir duruş, bir soğukluk vardı yazdıklarında. Sanki benim onu okumamı istemiyordu. Sonra Mektup Aşkları ile buzlar eridi, Karanlığın Günü ile de ben onu sevdim o da beni.

Okumadığım Orhan Pamuk romanlarının ana izleği olan hem o, hem öteki olabilmek, bir başka deyişle, bir anda iki kişi olmaktan bahsediyordu Murat Gülsoy. Orhan Pamuk’un romanlarında karşımıza çıkan bu durum “yazarak bir dünya yaratma süreci çocuksu bir oyun duygusuyla yaşanır” denilerek açıklanıyordu. Böyle bir süreçten sonra ortaya çıkan karşısında ise beklenen övülmek ve sevilmek oluyordu tıpkı bir çocuk gibi.

“Yaratıcı yazar, yaratabilmek için hem çocukluğun saflığına ihtiyaç duyar; hem de yaratıyor olmaktan dolayı bir çocuk gibi cezalandırılacağı endişesini çeşitli boyutlarıyla deneyimler. Çünkü sanata kaynaklık eden bilinçdışı her zaman karanlıktır ve arzuların tatmini o tekinsiz karanlığın içinde bir yerde yaratıcı yazarı beklemektedir.” Peki, ya o tekinsiz karanlığın içine korkmadan girmek mümkün müdür?

Yazan: Reyhan Karaarslan

 

 

Bir Cevap Yazın