ANAYURT OTELİ

ANAYURT OTELİ GÖRSEL

Bir sırrı keşfetmenin mutluluğunu yaşıyorum günlerden beri. Yalın anlatımın neden etkili olduğunu buldum! Koca bir  kıtayı keşfetmiş olmanın gururunu yaşar gibiyim. Hep sade, samimi, içten anlatımın öneminden bahsediliyor fakat böyle bir anlatımın nasıl oluyor da okuyucuyu farklı bir dünyaya götürebildiğinden bahsedilmiyor. Ne oluyor?Okunan her bir kelime nasıl bir etki yapıyor beyinde? Süsten püsten görünmeyen cümlelere inat nasıl oluyor da tek bir basit cümle ile kafada şimşekler çakıyor, kahramanlar birer birer önünden geçiyor, içinde bulunduğun mekân değişip, mevsimler dönüyor? Cevap o kadar basit ki. Karmaşık olan ve potansiyeli ölçülemeyen beyin basit komutlar ile çalışıyor. Anlatım ne kadar yalın ise anlatılan kişi ya da nesne o kadar hızlı algılanıp, bellekte canlanıyor. Yusuf Atılgan’ın tam olarak bana yaşattığı buydu. “Aylak Adam” da her mekân, her kahraman o kadar gerçek o kadar kanlı canlıydı ki, ben her bir kahraman ile her yerdeydim. “Anayurt Oteli” ni okurken de yaşadıklarım aynıydı. Yusuf Atılgan yalın anlatımı ile beni adeta kitaplarının içine hapsediyordu. Sadece bu bile, onun okuduğum diğer yazarlardan bir adım önde olması için yeterli.

Film mi? Kitap mı? Bu soruyu bir kez daha sordum ve yine aynı cevabı verdim; tabi ki kitap. “Anayurt Oteli” nin filmini izlediğimde çok etkilenmiştim. Ağır sahnelerle dolu olan psikolojik filmler hep ilgili çekmiştir. Nedense filmini seyrettiğim için kitabını okumaya çok istekli değildim ta ki Berna Moran’ın “ Türk Romanına Eleştirel Bakış” kitaplarını okuyana kadar. Berna Moran’ın “Anayurt Oteli” nden yapmış olduğu alıntıları film karesi içinde gözümde canlandırmaya çalıştım fakat filmde bu okuduğum alıntılardan eser yoktu ya da ben hatırlamıyordum.

Kahramanımız Zebercet. İsmi herkesten farklı tıpkı kendisi gibi… Yalnız ve öteki olmuş biri. “Öteki” olmak sonradan olan bir şey değil onun için, bir yazgı sanki. Doğumu ile başlayıp ölümüne, kendini öldürmesine kadar devam eden bir yazgı.

Sıradan devam eden bir hayatın sıradan bir karakteri Zebercet… İnsanlardan uzak, hayattan uzak, dışlanmış, kendi dünyasında, kendi kabuğunda yaşar. Dünyası da kabuğu da “Otel” dir. Belki de bu yüzden otelin ismi “Anayurt”. Orası Zebercet’in yurdu… Bildiği, her metrekaresini ezberlediği, yaşayabildiği, onun kadar farklı onun kadar öteki “Anayurt Oteli”.

Tek düze bir hayatın içinde, gecikmeli Ankara treni ile otele gelen bir kadın Zebercet’in saklandığı kabuğunu çatlatır. Kadının otelden ayrılmasından sonra tekrar onu görme umudu ile sıkışıp kaldığı o sıradan hayatın kapılarını zorlar. Otelin dışındaki dünyaya çıkar. Alışveriş yapar, hep gittiği berbere gitmeyip başka bir berbere gider, bıyıklarını keser, meyhaneye gidip içer, horoz dövüşü seyreder. Yani bir gün geleceğini düşündüğü o kadın için kendini hapsettiği sıradan hayatından çıkmaya çalışır. Hayattan kopuk yaşarken hayata tutunma nedeni olur aslında gecikmeli Ankara treni ile gelen o kadın. Ondan umudunu kestiği anda ise birer birer kopartır tüm bağlarını hayat ile.

“Umut etmek en büyük işkencedir” demiş Nietzsche. Bu işkenceye katlanabilenler kazanırken, katlanamayanlar ise her şeyini kaybeder Zebercet gibi. Belki de işkence olmasının nedeni insanın gerçekleşmeyeceğini bile bile umut edip, kendisini bir yalana inandırıp sonrasında neyin gerçek neyin yalan olduğunu bilememesi. Yani sıkışıp kalma hali.

Cinselliği ortalıkçı kadının bedeninde yaşayan Zebercet, aşk ile beslenen bir cinselliğin hayalini kurar. Bu hayal ile elleri bir gece ortalıkçı kadının boğazını sıkar. Sonrasında başa çıkamayacağını anlar onu dışlayan insanlar ile. Tüm yaşayacaklarını düşündüğünde en kolay yol ölümdür. İpi 10 Kasımda geçirir boynuna, dışarıda sirenler ise sanki onu ölüme yolcular. Yalın, bir o kadar yoğun ve yorucuydu “Anayurt Oteli”. Kitabı bitirdiğimde ağır bir yük altında ezilmiş gibiydim. O incecik kitap beni ezip geçmişti. Neden bu kadar yorulduğumu da aslında çok iyi biliyordum. Çünkü bende o otelde Zebercet’in yanındaydım.

 

Yazan: Reyhan Karaarslan

Bir Cevap Yazın