BIYIK SÖYLENCESİ

Bıyık söylencesi GÖRSEL

Aslında bu akşam hiç niyetim yoktu yazmaya. Düşüncelerimi karıştırmak istemiyordum. İçimde biraz heyecan, biraz sevinç, bolca da tedirginlik… Kurup duruyorum kafamda olanları. Bir öyle diyorum bir böyle. Sonra sıkılıp hepsinden, vazgeçiyorum “aman be sende!” diyorum. Zamanı geçirme derdindeyim. Ama geçmiyor. Kalbim pırpır edip duruyor. Yazmazsam gece gündüze kavuşmayacak sanki.

Bugün bitti Tahsin Yücel’in “Bıyık Söylencesi”. Sıkıldığım her kitaptan sonra koşar adımlar ile gidiyorum Tahsin Yücel’e. Anlatımının yalınlığı ve bir düşünce etrafında kurguladığı romanları ona olan hayranlığımı her geçen gün arttırıyor. İlk okuduğum kitabı “Yalan”dı. Oldukça kalın bir roman olmasına rağmen sıkılmadan büyük bir keyifle okumuştum “Yalan”ı. Tüm kahramanlar ve mekânlar birer birer canlanmıştı gözümde. “Gökdelen”, “Kumru ile Kumru” ve “Sonuncu” diğer okuduğum romanlarıydı. Sırada “Bıyık Söylencesi” vardı.

“Yalan”, “Kumru ile Kumru”,”Sonuncu” ve “Bıyık Söylencesi” arasında önemli benzerlikler olduğunu düşünüyorum. Kabul görmek ve toplumda var olabilmek için yalanlar üzerine kurulan hayatları, eşyalar ile kurduğumuz hastalıklı bağları ve nesnelerin hayatlarımızı yönetmesini, içerikten çok görüntüye verdiğimiz önemi anlatıyordu Tahsin Yücel. “Bıyık Söylencesi”nde ise “sahip olmak” ve “var olmak” kavramlarının üzerinde duruyordu. Sahip olunanlar ile var olup, sahip olunanların kaybı ile yaşanan yok oluştu “Bıyık Söylencesi”nde karşılaştığımız.

Adından da anlaşılacağı üzere her şey bir bıyığın etrafında gerçekleşiyordu. Bu bıyık öyle sıradan bir bıyık değildi, Cumali’nin bıyığıydı. Aslında bıyık onun değil o bıyığındı. Cumali bıyıktan önce yoktu bıyıktan sonra doğdu. Cumali’nin bıyığının iki ucu göğü gösteriyordu. Tüm köy sadece bu bıyığı konuşuyordu. Adı bile vardı, “Karapala”. Bıyığı ile birlikte değişmişti Cumali. Nede olsa bıyığının adamı olmalıydı.

Toplumun bizleri nasıl şekillendirdiğini, kabul görmek, saygı görmek uğruna bu şekillendirmeye nasıl boyun eğdiğimizi okudum “Bıyık Söylencesi”nde. Olmadığımız insanlar gibi gözüküp, aslında hiç sahip olmadığımız hayatları yaşadığımızı bir kez daha fark ettim. Ne uğruna? Toplum dediğimiz, önünde boynumuzu eğdiğimiz, sevgi dilendiğimiz, o sevgi karşılığında ise ruhumuzu verdiğimiz doymak bilmeyen aç gözlü uğruna. Üzerimize göre kesip biçtiği kıyafetleri kafası kızdığında çıkartıveriyor bir çırpıda. İşte o zaman kolay alışılamıyor çıplaklığa. Sonra yine başlıyoruz yeni kıyafetler aramaya.

“Ben kimim?” “neyim?” sorularını sormaz mıyız kendimize? Sırf başkaları istediği için bir şeyler yaparken daha sık duyulur bu sorular. Ya hiç değer vermeyiz ya da hak ettiğinden fazlasını veririz insanlara. Gördüğümüze inanmayıp, görmek istediklerimizi yaratırız etrafımızda. Görselliğin ihtişamına kapılıp içerik ile hiç ilgilenmeyiz. O bizi büyüleyen görsellikle, boş olan içerikleri doldururuz tüm cömertliğimizle. Sahip olunanlar ile var olup, var olanları da kaldırıyoruz raflara. Yok olmamak için sıkı sıkıya sarılıyoruz sahip olduklarımıza. Eh böyle olunca da karışıyor işte “être” ile “avoir”.

Cumali karıştırdığında “sahip olmak” ile “var olmak”ı birbirine, çıkamadı işin içinden. Makas değince bıyığına o da döndü bir yabancıya. Yabancı bir bedende yaşamaktansa makası sapladı boğazına.

Hangisi daha zordu acaba? Son vermek mi yaşama yoksa bir yabancı gibi yaşamak mı yıllarca?

Yazan : Reyhan Karaarslan

Bir Cevap Yazın