BU KİTABI ÇALIN

bu_kitabi_calin_kapak

Kıskanıyorum. Bu Tahsin Yücel’in kitaplarını okurken hissettiğim duygunun benzeri. Her biten kitap, cümlelerimin ne kadar aptalca olduğunu bana gösteriyor. Yetenek denilen o Tanrı’nın lütuf’undan payıma bir şey düşmediğinden dertleniyorum. Kendimi eksik hissediyorum. Bir ses “böyle kalacaksın” diyor. İşte o zaman da korkuyorum.

Murat Gülsoy kitaplarına yaptığım yolculuğa devam ediyorum. Beni yormuyor. Yeni yerler keşfediyorum. O yerlerde bir süre kalıp düşünüyorum. Sorularımın cevaplarını tam da o zamanlarda buluyorum. Yazarımın hep bir derdi var gibi yazıyla. Yazması bile çözmüyor sanki derdini. Belki de çözmemesi gerekiyor. Belki de çözülmeyen dert ona hiç durmadan yazdırıyor.

Tüm romanlarını henüz okumasam da, okuduğum romanlarının kahramanı olan yazarlar şimdi öykülerindeydi ve hepsi “Bu Kitabı Çalın” da toplanmıştı. Derin edebiyat eleştirmenleri gibi üstkurmacadan, postmodernizmden bahsedecek değilim. İstesem bile nasıl bahsederim hiç bilmiyorum. Biraz komik olur. Birkaç beden büyük giyilen bir elbisenin düşürdüğü komiklikten farklı olmaz sanki.

Kitaptaki öyküler bir bütünlük içindeydi. Kahramanların çoğu yazardı hepsinin de ortak derdi bir başkası olabilme, bir başkasına dönüşebilmeydi. Öykülerin genelinde kahramanlar başka birine dönüşüp kendilerine farklı yollar seçiyorlardı. Modernist edebiyatın içindeki bu durumu 602.Gece de Orhan Pamuk’un romanları üzerinden anlatıyordu yazar. “Öteki kişi olmak, başka biri olmak, başkasını yerine geçmek” ana izleğini oluşturuyordu Orhan Pamuk romanlarının. Oysa şimdi bu izlek Murat Gülsoy’un öykülerindeydi.

Bir başkasının gözleri ile görmek, bir başkasının yerinde olmak öykülerdeki kahramanların ortak isteğiydi. “Bildiğim tek şey uykunun ve rüyanın kapılarının tekrar açıldığı… Uyandığımda başka biri olacağımı çok iyi biliyorum.” “Birkaç dolar için” de böyle diyordu kahramanımız. “Kukla “ da ise yavaş yavaş başka birine dönmüştü yazarımız. “Sakla beni ”de Raci’nin ortaya çıkması ile başlamıştı Ali’nin değişimi, dönüşümü. “54 numara’nın esrarı”nda ise kahraman “Elveda küçük sevgilim. Elveda saf ve iyi niyetli duygular… Ve merhaba esrarengiz genç adama göz kırpan yalancı dünya” diyerek dönüşümünü tamamlıyordu tıpkı “Kötü yola düşen ev” ve “Hasta bir Konak” daki kahramanlar gibi.

“Hindistan Yolculuğu” öyküsü “Bu Film’in Kötü Adamı Benim” romanındaki Önder’in yazmış olduğu romanı hatırlattı bana. İki eski arkadaşın karşılaşması ve arkadaşın sevgilisine/karısına âşık olma durumları benzerdi.

“Hasta Bir Konak” daki “benzerlerin bulunması” düşüncesi de yabancı değildi. Murat Gülsoy 602.Gece de Oğuz Atay’ın yapıtlarını okuduğunda karanlıkta beliren umut ışığını gördüğünü söylüyordu. “Benim gibi düşünen insanlar vardı. Bizden önce de bu dünyada birileri yaşamıştı. Şimdi de yaşıyor olmalıydılar. Daha fazla insan olmanın yollarını aramışlar ve bunun için acı çekmişlerdi.”

Öykülerde anlatılan bir başkasına dönüşme süreçlerinin yanında yazarların yazı ile alıp veremedikleri de anlatılıyordu. “Yazarın belleği” öyküsü adeta yaratıcı yazarlık dersi verir gibiydi. En önemli derslerden biri de yazmak için önce yazı işçiliğinde usta olmak gerektiğiydi. “ Tanrının insanı yaratması gibi bir mükemmeliyetin sonucu mu yoksa bir eksikliği giderme, bir boşluğu doldurma ihtiyacının bir ürünü mü? Yani bende kendi yansımasını görmek, kendisini bilmek için mi yazıyor beni?” Yazarın belleğinde dolaşan kurmaca bir karakter sorular sorup aynı zamanda yaratma sürecinin sancılarını da ortaya seriyordu.

Yazılan her şey aslında bir mektuptu. Sahibine ulaşmayı bekleyen mektuplardı yazılan tüm kitaplar. İlk Salah Birsel’in yazılarında okumuştum bunu. Şimdi de kitapların mektup olma durumları Murat Gülsoy cümleleri ile karşıma çıkıyordu “Yasadışı öyküler” de. “Belki de mükemmel bir tek okur için yazıyorsunuz ve adresi bilmediğiniz için herkese göndermeye çalışıyorsunuz, “o” bulur umuduyla.”

Yazan: Reyhan Karaarslan

 

Bir Cevap Yazın