KARANLIĞIN AYNASINDA

karanlığın aynasında

Çocukluktan kalma bir alışkanlıkla pastanın en güzel tarafını, şöyle bol meyveli olan kısmını, hep sona saklarım. Son yudum en iyisi olmalı. Ağzımda en son yediğim o en güzel tat kalmalı. Bir nedeni olmadan sona sakladığım romanlardan biriydi “Karanlığın Aynasında”. İyi ki öyle yapmışım. “Karanlığın Aynasında” pastamın en güzel tarafı…

Romanın ismi bir gizemi saklıyordu. Karanlık ve ayna… Ürküten ve merak uyandıran iki gizem yan yana gelmişti. Derinliği olan, psikolojik yanı ağır basan bir roman olduğunu düşünmüştüm. Kim bilir belki de bu yüzdendi onu sona saklamam. Sezgilerim zor bir roman olduğunu söylüyordu. Kafamı rahatlatmak için değil rahatsız etmek için bu romanı okuyacağımı biliyordum. Öyle de oldu. Düşünmek… Derin derin düşünmek her Murat Gülsoy romanından sonra beni bekleyen son değil mi? Bundan şikâyet etmiyorum. Aksine memnunun okuduklarımla zihnimin açılmasından…

Doktor Orhan, Ece ve Sarp… Romanımızın kahramanları. Her şey acil serviste nöbette olan Orhan’ın panik atak geçirerek acil servise gelen Ece ile karşılaşmasıyla başlıyor. Çok basit, sıradan bir aşk hikâyesi tadında bu karşılaşma.

“Yaşam bu önemsiz anların sürekli silinişinden başka bir şey değildi, bir varoluş değil bir yokoluş’tu”. Orhan için yaşam her şeyi tüketen, yiyip bitiren kocaman bir ağızdı. Hayatın içinde yok olup gidenlerin arasında farklı bir şeyler arıyordu kahramanımız, onu var edecek yaşadığını hissettirecek bir şeyler. Ece ile karşılaştığı anda aradığını bulduğunu düşündü. Aşk’tı bunu adı.

“Karanlığın Aynasında” klasik bir aşk romanı havası estirse de bunun yanıltıcı olduğu okurken hep hissediliyor. Hiçbir şey göründüğü gibi değil duygusunu taşıyorsunuz bir tarafta. Her an bir şey olacak ve o şaşırtıcı Murat Gülsoy romanlarından birine dönüşeceğini hissederek çeviriyorsunuz sayfaları. Öyle de oluyor. Gerçeklik yok oluyor. Neyin gerçek neyin düş olduğunu bilemiyorsunuz. Ece’nin ortadan kaybolması ile Orhan da aslında kayboluyor, “gerçek nedir?” sorusunu sorup cevabı da sevgilinin izlerinde arıyordu.

Ece’nin karanlığına sürüklenen Orhan, orada kendi karanlığını görür. İçindeki o kapkara boşluk ile o an karşılaşır.“ İçimizde aynı siyah karanlık cisim vardı, uğursuz bir şekilde titreşen… İki insanın aşkı gibi değildi bizim yakınlaşmamız, acı çeken bir insanın aynada kendini öpmesi gibi yalnızlık doluydu.”

Yaşadıklarını düşünüp belki de bir hayalin peşinden gidiyordu kahramanımız. Bu yolculukta değişiyor, dönüşüyordu. İnsanların değişmesi, başka birine dönüşmesi, başka birinin yerine geçmesi Murat Gülsoy romanlarının ortak yanları. Bu ortaklık “Karanlığın Aynasında” da vardı. “Ama beni tiyatroya çeken şey neydi biliyor musunuz? Daha önceden tasarlanmış bir hayatı canlandırmak… Başka biri olmak”. Bunlar Sacit’in cümleleriydi. Yazar farklı dünyalar yaratarak gerçekleri değiştirebiliyordu. O yarattığı dünyada da istediğine dönüşüyordu. Bu noktada yazar ile oyuncunun yolları kesişiyordu. Romanda da kesişmişti. Ece bir tiyatrocuydu. Bir tiyatro oyunu sergileniyordu Ece’nin Orhan’a anlattığı hayatından izler taşıyan. Yani yazarımızın diğer romanlarında olduğu gibi roman içinde roman, oyun içinde oyun vardı.

Kahramanımız aşkını bulamayıp gerçeğin ne olduğunu sorgularken bu sorgulamada ona yardım eden kuzeni Sarptı. Psikolojik rahatsızlığı olan Sarp hiçbir şeyin gerçek olmadığını “bir romanın içinde” olunduğu gerçeğini söylüyordu Orhan’a. Her şey belki de bu kadar basitti; bir romanın içindeydiler.

Murat Gülsoy bu roman içinde olma durumunu 602. Gece de bahsettiği sonsuzluk döngüsü ile gösteriyordu. “Mise en abyme” yani bir sanat yapıtının içine o yapıtın tamamını yansıtan unsurların konmasını Orhan tüm mekânların, kişilerin maketini yaparak, yaptığı maketin içine kendisini maket yaparken göstererek uyguluyordu.

Pek çok farklı okumalara açık bir roman bu… Belki de her şey Orhan’ın gördüğü bir rüyaydı. Sarp diye bir kuzen yoktu ve Orhan hayalinde yarattığı bir kadına âşık olmuştu, âşık olmak istediği için, başka bir bedende kaybolup yaşadığını anlamak için… Bence mümkündü.

Gürültü olan tüm sesler bir tek âşık olunduğunda hoş gelmez mi kulağa? Sürekli bir eksiklik duygusu değil midir göğsümüzün tam ortasında hissettiğimiz? Tamamlanmak isteriz. Eksik olan parçanın bulunması gibidir aşk. Tek bir beden olmak, sevgilinin bedeninde kaybolmak, ona karışmak, onda var olmak… Aşk bir dönüşümdür. Bir bedenden başka bir bedene geçiştir. Sevgilinin elleriyle dokunmak, onun gözleriyle görmektir. Yoksa Orhan’ın dönüşümü başka türlü nasıl açıklanabilir ki?

Yazan: Reyhan Karaarslan

Bir Cevap Yazın