KUMRU İLE KUMRU

KUMRU İLE KUMRU GÖRSEL
Son günlerde kafam çok karışık… Okuduğum her kitap kafamı iyice karıştırıyor gibi. Ivır zıvır kitapları bir kenara koyduğum günden beri şahane kitaplar okuyorum. O kitaplar ile her şeyi daha fazla sorgular oldum. Sorgulamalarım çoğu zaman kendime dair. Şahane kitaplar ile şahane hayallere dalamıyorum nedense. Aksine daldığım hayallerden beni çekip çıkartıyor gibiler.

Ayaklarım artık yerde. Düş de değil gerçekte yaşıyorum. Gözü kara değilim nedense. Tanıştığım bu yeni dünya ile bir şeyler kaybolup gitti bende. Cahil cesareti ile attığım adımları düşündükçe ürperiyor içim. Atamıyorum altı ay önceki adımlarımı. Galiba kaybettim cesaretimi. Mükemmel olanı gördükten sonra nasıl da aptalca geliyor yazılanlar. Her şey kusursuzca yazıya dökülmüşken ben artık ne yazabilirim ki? Benim anlatacağım ne olabilir ki yazılan bu mükemmel kitaplardan sonra? Tüm bunları düşünüp kazandığımın mı yoksa kaybettiğimin mi daha değerli olduğunu soruyorum kendime. İyi romanlar, iyi yazarlar ile tanışıp cesaretimi kaybettim. Bu duyguyu en güçlü hissettiren yazarlarımdan birisi de Tahsin Yücel. Büyük bir keyif ile okuyorum Tahsin Yücel kitaplarını. Yeni bitirdiğim kitabı ise “Kumru ile Kumru”.

Tahsin Yücel anlatımı ve kitaplarında işlediği konular ile beni kendisine hayran bırakan bir yazar. “İşte benim yazarım” dediğim yazarlarımdan. Hayranlığın yanında kıskandığımda aynı zamanda…

“Kumru ile Kumru” hayatımızda yer alan eşyalar ile kurduğumuz o hastalıklı bağı anlatıyor. Bu bağ ile farkına varmadığımız değişimimizi gözler önüne seriyor Tahsin Yücel. Kafka’nın “Dönüşüm” deki gibi kendimize yabancılaşıp başka birine ya da başka bir şeye dönüşüyoruz birden. Eşyalar mı bizim emrimizde biz mi eşyaların emrindeyiz bilemiyoruz nedense. Çağın getirdiği tüm yeniliklere, kolaylıklara kucak açarken diğer taraftan sırtımızı dönüyoruz kendimize, özümüze. Kumru da tüm bunları yaşadı “Kumru ile Kumru” da.

Kumru köylüsü Pehlivan Haydar ile evlenip İstanbul’a küçücük bir kapıcı dairesine yerleştiğinde görmüştü büyük şehri. Aslında pek gördüğü de söylenemezdi ya, neyse! Dünyası kapıcılık yaptığı apartman ve zaman zaman bir araya gelip sohbet ettiği diğer kapıcılardan ibaretti. Köyünden geldiği gibi saf kalmasını bilmişti Kumru. Köyüne olan özlemini bahçedeki nar ağacı ile gideriyordu. Onu sulayıp, açan çiçeklerine bakmak, her çiçeğin nar’a dönüşmesini izlemek mutlu ediyordu Kumru’yu. İkizleri oldu Kumru’nun, Hakan ve Sultan. Hakan zekâsı ile dikkat çekerken Sultan o kadar şanslı değildi. O annesinin sureti olarak Kumru’nun dizlerinin dibindeydi. Bu basit kurulmuş dünya içinde mutluydu Kumru, ta ki gündeliğe gittiği evde buzdolabı ile tanışıncaya kadar.

Kumru’nun basit hayatı bu tanışma ile değişmeye başlamıştı. İlk görüşte aşk misali vurulmuştu bu eşyaya. Onu elde etmenin hayali ile yaşıyordu. Hayalini gerçekleştirdi de.

“Vestigos’un kendisi bile düşü kadar mutlu edemezdi”. Böyle hissediyordu Kumru. Tahsin Yücel o bitmez tükenmez aç gözlülükle her şeyi ne kadar çabuk tükettiğimizi gösteriyordu. Sonu gelmez istekler ile yaşayıp o isteklerimiz gerçekleştiğinde ise derin bir boşlukta kalıyorduk. Sonra da o boşluğu doldurmak için daha çok, daha çok tüketmek istiyorduk. Oysa her tükettiğimiz ile azar azar tükenip gidiyorduk ve bunu hiç fark etmiyorduk.

Buzdolabından sonra market ile tanıştı Kumru. Yani çılgınca tüketim başladı. Buzdolabı her gün doyurulması gereken bir canlı gibi yer aldı Kumru’nun hayatında. Elde edilenlerin sıradanlaşması başladığında yenilerin peşinde koşmak istedi Kumru. Sırada televizyon vardı. Eşyalar ile birlikte sınıf atlanmış “alçak yerlerden yüksek yerlere” taşınmıştı Kumru. Tüm akıllı ev aletlerine sahip olup, evinin penceresinden boğazı seyreder olmuştu. Hep bir şeyler eksik kalır ve eksiğin ne olduğu bilinmez ya Kumru da eksiği bulamıyordu. Ama sonunda buldu, eksik bir arabaydı ve işte arabada alındı.

Tüm bu istenip elde edilen eşyalar ve araba onları değiştirmiş, etraflarındaki insanların da onlara bakışını değiştirmişti. Kitapta bana en ilginç gelen kısım buydu. İnsanların kendilerinin sahip olmadıklarına başkaları sahip olduğunda duydukları kıskançlık… Aslında kıskançlıktan çok düşmanlıktı. Ben bir insanın değişim arzusunda olmasını, isteklerini gerçekleştirmek için uğraşmasını anlayabiliyorum da o insanın en yakınındakilerin tepkilerini anlayamıyorum. “Benim canım yanıyorsa herkesin yansın” ya da “ bende yoksa onda da olmasın” anlayışı nasıl bir bencilliktir! Tüm bunların sonrasında büyük bir yalnızlıktı yaşanan. Çevresi tarafından dışlanan bir aile… Hiçbir yere ait olamayıp ortada kalmaktan farklı değildi yaşananlar.

Kitaptaki en sarsıcı bölüm son bölümüydü. Belli bir ritimde giden kitap o son bölümü ile boğazımda koca bir taş gibi duruyordu. Kumru ve ailesi bir sınıftan başka bir sınıfa atlarken terk etmiş oldukları sınıftan düşmanlar kazanmışlardı. Bu düşmanlığın sonunda Kumru’nun kocası Pehlivan Haydar 14 numaradaki dairesine bir gün tabutun içinde getirilmişti. Tahsin Yücel belki de her şeyin bir bedeli olduğunu göstermek istiyordu bize bu ölüm ile. Haydar’ın ölümü ve cenazesinin eve getirilişinin anlatıldığı son bölüm hem etkileyici hem de mantığa uymayan bir şeyleri barındırır gibiydi. Evde Haydar’ın cenazesini bırakıp Kumru’nun Sultan’ı yanına alıp arabası ile dışarı çıkması ve yıllardır görmediği köyündeki insanlar ile o gece karşılaşması, kitabın bende yarattığı gerçeklik duygusunu zedeledi. Bu tesadüfî karşılaşma zorlama bir şekilde bu son bölüme yerleştirilmiş gibiydi.

“Kumru ile Kumru” tüketerek nasıl tükendiğimizi anlatan etkileyici bir kitap tıpkı diğer Tahsin Yücel kitapları gibi.

“Bu dünyada her şey bir yazı… Okumasını bilmek gerek.” Böyle diyordu Tahsin Yücel. Acaba bir gün bende bunu öğrenebilecek miyim? Öğrenmek için okumak gerek. Sırada “Sonuncu” var.

Yazan: Reyhan Karaarslan

Bir Cevap Yazın