MEKTUP AŞKLARI

MEKTUP AŞKLARI GÖRSEL

Yarım işleri tamamlama derindeyim son günlerde. Ruhuma koca bir gülle gibi çöken o yarım işlerim yok mu, beni yiyip bitiriyor. Ya tamamlayamazsam korkusu ile telaşla alıyorum kararlarımı sonrasını hiç düşünmeden. Bu neyin telaşı hiç bilmiyorum. Telaş değil belki de korkuya teslim oluyorum. Korktuklarımdan biri de Leyla Erbil. Şimdi sırada onunla olan yarım işim var.

İlk tanıştığımızda soğuk rüzgârlar esti havada. Uçsuz bucaksız mesafeler vardı aramızda. Korkarak okuyordum her bir sayfayı. Sanki beğenmiyordu benim okumamı. Beni kendi yazdıklarına layık görmüyordu. Başımı kaldırdığımda bana yukarıdan bakan gözleriydi gördüğüm. Ellerim gitmiyordu Leyla Erbil kitaplarına. Salonumun ortasında küçük kitap kulemin yanında okunmayı bekleyen kitaplarımın arasındaydı kitapları. Her bitirdiğim kitaptan sonra elime alıp alıp bırakıyordum Leyla Erbil kitaplarını. Korkuyordum yine aynı bakışlar ile karşılaşmaktan. Onu anlamamak, Ustamın o çok sevdiği yazarının hakkını verememe korkusuydu beni ondan uzaklaştıran. Hep bir hesabım vardı Leyla Erbil ile. Belki de hesaptan çok kıskançlıktı beni ondan uzak tutan. Hayal ettiğim tek şeye kavuşmuş bir yazardı o. Ustamın Leyla Erbiliydi o.

Madem başlamıştım yarım olan işlere, söylenmemiş sözlere, kapanmalıydı hesabım artık Leyla Erbil ile.

“Karanlığın Günü” ile o, ilk adımı atmıştı bana. Daha az üşütmüştü rüzgârlar, daha bir kısalmıştı sanki yollar. Korkmadan çektim okunmayı bekleyen kitaplarımın arasından “Mektup Aşkları”nı. Her bir sayfa beni ona yaklaştırdı. Samimiydi, sıcaktı. O beni anladı bende onu. Yani anlaşmıştık artık.

Kadınları sahnedeydi yine. Yabancı değildim Leyla Erbil kadınlarına. İlk “Karanlığın Günü” nde karşılaştım onlarla. Üç kadın. Üç birbirinden farklı gözüken oysa özgürlük gibi, sevgi gibi ortak noktalarda buluşan üç kadın, Jale, Sacide, Ferhunde… Aşk’ın esaretine kafa tutan fakat aşktan uzaklaşmayan bu üç kadın, özgürce yaşayıp mutluluğun peşinde koşuyorlardı. Toplumun onlara dayattıklarına karşı, biçilen rollere inat onlar kendi istedikleri rolleri istedikleri şekilde oynuyorlardı. “Mektup Aşkları” Leyla Erbil kadınlarının mektuplarda kalan aşklarını, aşkı arayışlarını, özgürlüklerinin peşlerinde koşmalarını, isyanlarını, her şeye rağmen kadın olarak var olma çabalarını, dik duruşlarını anlatıyordu.

“…gözü görmeden sevmektir aşk, hiçbir sınır tanımadan kör kör kendini bırakmaktır, teslim olmaktır karşındakine, hesap kitap yoktur aşkta. Deli divane olmaktır aşk!” böyle seviyordu Ahmet, Jale’yi. Gerçekten seviyor muydu yoksa sevdiğini mi sanıyordu? Bunu hiç anlayamadım “Mektup Aşkları” nda. Jale’ye yazdığı mektuplar “şuursuzca sevgi” nin eseriydi. O sanki tercihini sevgi esaretinden yana kullanmış bir mahkûm gibiydi. Hangi kadın Ahmet gibi bir aşığın karşısında kendini güçlü hissetmez? Hangi güç insanı kendine esir etmez? Sevmek mi güzel? Sevilmek mi? sorusunu sordum kendime. Ben neyi isterdim, hangisini tercih ederdim? Sevmek karşılık beklemeden kendinde olanı vermek, sevilmek ise bencil duygular ile sevgiden beslenmek değil mi? Bir insan sadece sevildiği için birisini sevebilir mi? Ya da sevilmediği için sevmekten vazgeçebilir mi? Eğer vazgeçer ise, kim bu sevginin gerçekliğinden bahsedebilir? Sevgi, “sevilme” koşulunun eseri olabilir mi? Hesap kitaptan arındırılmış sevgi gerçek bir sevgidir, karşılığı olsa da olmasa da. Benim tercihim gerçek sevgiden yana.

“Haksızlık doğuştan; kuvvetli ve zayıf karşı karşıya bırakılmış bir kere.” Sacide kadınların yazgısını bu sözler ile anlatıyordu. O hayata bir sıfır yenik başlayanlardandı. Erkeklerin dünyasında ayakta durma savaşı veren bir kahramandı Sacide. Bu savaşta hiç düşünmeden erkekleri kullanıyordu. Önemli olan tek şey kendi çıkarıydı. Zor geçen hayatının faturasını erkeklere ödetiyordu. Cüzdanlarını kullanıyor, bedenlerini kullanıyor işi bittiğinde ise en ufak bir pişmanlık bile duymadan “güle güle” diyebiliyordu. Böyle olduğu için kim suçlayabilir Sacide yi? Erkeklerin dünyasında övünç kaynağı olup, her kadından sonra göğse takılan madalyalar neden iş kadınlara geldiğinde ahlaksızlığın işareti oluyor? Bu “ahlak” denen şeyin hiç adaleti yok mu? Kimilerinin yüzüne gülen, kimilerinin ise yüzünü güldürmeyen “hayat”ın hesabını kim kimden nasıl sorar? Ne kadar kolaydır ahkâm kesmek bir şeyleri elde etmiş, yolu yarılamış olanlar için. Nedense hiç sorulmaz yolun başındakilere nereye gidecekleri ya da nasıl gidecekleri.

“Ellerinin çizgisi ellerimin çizgisine tıpatıp uyan sevgilim.” Bu cümleyi ilk “Kalan” da okumuştum. Ne güzel bir cümle! Eksik kısmın bulunması, kalpteki o sonsuz boşluğun doldurulması… Aşk bu değil mi? Tamamlanma isteği, yarım olanın açtığı yaraların kanaması ile coşmaz mı? O coşku ile kalp serseri mayın gibi bir oradan bir buraya ellerinin çizgisi ellerine uyanı arayıp durmaz mı?

Leyla Erbil’in kadınlarından en gelenekseli belki de Ferhunde idi “Mektup Aşkları”nda. Sadece mantığı onayladığı için, rahat bir hayat için evleniyordu. O da Jale gibi sevilmenin büyüsüne kapılanlardandı. Jale’nin büyüsü çabuk bozulmuştu. Neden malum; aldatılma. Jale’yi yıkan aldatılmak mıydı yoksa gücünün hâkimiyetindeki topraklarda hükmünü yitirmiş olması mıydı? Aldatıldığını öğrendiği anda fark etmişti Ahmet’i sevmediğini. Çünkü sevilmeyi sevmiş, onu deli gibi seven bir adamın başka bir kadını sevmiş olması can damarlarından birini kesmişti. İhanetin karşılığı ihanetti Jale için. Aptal yerine konmanın ve yerle bir olan gurur’un hesabını sadece ihanet de göremezdi. Çekip gittiğimizde arkamızdan gözyaşları dökülsün, pişmanlıklar yaşanıp derin derin “ah” lar çekilsin istiyoruz. Tüm bunların yanında, giderken kendimizi hiç sunmadığımız şekilde ve lezzette sunuyoruz. Gittiğimizde daha çok acıtmak için şeytani gülüşümüzü yapıştırıp suratımıza son vuruşumuz yapıyoruz, bir daha ayağa kalkamaması için. Tıpkı Jale’nin yaptığı gibi…

Hangisi daha dürüsttü? Bu soruyu kendime çok sordum Çeyizini, eşyalarını, tabaklarını, kitaplarını kurtarma derdi ile evini terk edemeyen Jale mi, yoksa dilediği gibi yaşayıp bunun hesabını da kimseye vermeyen Sacide mi? Aldatılmayı kabul edemeyen Jale, sevmediği bir adamı seviyor görünerek aldatmanın en kötüsünü yaşatmıyor muydu?

“Asıl sorun tek başına ayakta durabilmekte, yalnızlığı öğrenebilmekte mi? Asıl sorun sevgisiz yaşayabilmekte mi? Sevgisiz kalıp direnmeyi, sevgisiz kalıp gene de boyun eğmemeyi, dilenmemeyi öğrenmekte mi? Asıl öğrenmemiz gereken sevgisiz bir yaşam düzeni mi?”Asıl sorun her şeye rağmen ayakta kalıp, pes etmeden sevginin peşinden gidebilmekte. En önemlisi de sevgisiz bir yaşamı reddedebilmekte…

“Yoksun et kendini şu dünyadan… ağlamayı öğren… yetmediyse bir daha otur ağla… ta ki ağlamayı belli etmeyinceye kadar…” Sanırım bende öğrenme sürecindeyim. Uyumalıyım. Gözlerim çok acıyor.

Yazan: Reyhan Karaarslan

Bir Cevap Yazın