NİSYAN

nisyankapak

Sait Faik’in tüm öyküleri, Ahmet Altan’ın yarıda bırakılmış Son Oyun’u ve Nisyan… Sehpamın üzerindeki kitaplarım. Okunan kitaplarımı bir kenara yığıyorum. Nedense gözümün önünde olsunlar istiyorum. Bir bebeğin büyümesi gibi kitap kulemin yükselişini izliyorum.

O yükseldikçe aç gözlülükle “yetmez” diyorum. Ne kadar eksik olduğumu anlıyorum. Tamamlanmak için daha fazla okumam gerektiğini gösteriyor kitap kulem. Binlerce kitap var sırada beni bekleyen. Bunu düşündükçe telaşlanıyorum.

Neden yarıda bıraktığımı düşünüyorum Son Oyun’u. Hatırlıyorum. Azize ve orospu arasına yerleştirilen kadınları sevmiyorum. Tanrı ile iki meslektaş olarak sohbetini seviyorum. Ama o kadar. Sohbet tamamlanınca kaldırıp bir kenara koyuyorum. Şimdi ise Nisyan karşımda… Uzaktan içinde bir sırrı saklar gibi duruyor. Gizemli. Büyülü.

Zor olduğu söylenmişti Nisyan’ın. Zorluğundan korkarak değil merakla başladım okumaya. Yanılmamıştım. Büyülüydü kelimeleri. Bilinmeyen bir yerden kopup gelmişti sanki evime, yanıma. Ölümü bekleyen yaşlı bir yazarın güncesi gibiydi. Sisli puslu bir bellekten kopan cümlelerdi bazen de cümle olamamış sözcüklerdi yazılanlar. Kısa bir filmdi izlediğim. Sayfalar dolusu anlatması gerekmemişti yazarın. İmgelerin o güçlü sırtına yasladığı sözcükler ile sahneyi kurmuş sarsıcı bir film izlettirmişti bana.

Kaçınılmaz sona, ölüme doğru gemi yol alırken, tahtalar çatırdarken, belleğinde silikleşenleri hatırlamak için harflere sığınır yaşlı yazar. Belleğinin dar ve karanlık koridorlarından yazarak çıkmaya uğraşır. Yitip giden bir belleği yazarak geri getirmeye çalışır. Geçmiş varsa, anılar varsa insan var olur. Onlar yoksa karanlık bir boşluğa bakılır.

Tüm romanlarını unutulmamak için yazan yazar şimdi unutmamak için yazıyordu. Kazıcılar iş başındaydı. Karanlıkta kazıp duruyorlar, belleğinde buldukları her bir parçayı önüne atıyorlardı. Hırsızlar belleğindekileri çalmışlardı. Adam ellerini çalmıştı. Sözcükleri kayıptı. Kaybolmamak için karanlık denizde, hatırlamalıydı. Fallar gelecek için değil geçmişi öğrenmek için kapatılıyordu. “ Kahve fincanını açıyorum. Geçmişi söyle bana. Merakımı yenemiyorum. Heyecanlanıyorum. Geçmişten haber var mı?”

Aynada her gün baktığım yüze bir yabancının yüzü gibi baktığımı hayal ettim birden. Boşluğa doğru bomboş bir bakış. Kulağa yabancı gelen bir ses… Başkasının elleri, başkasının gözleri… Başka bir bedende hapsolmuş gibi.

Yazı hiçbir şeyi unutturmuyor. Yazarak rahatlama diye bir şey de olmuyor. İç, kâğıda dökülerek rahatlamıyor. Yazmak yoruyor. Yazarken karanlık dehlizlere girip sonra da yolu bulmak için çırpınıyorsun. Çırpındıkça yoruluyorsun. O yorgunlukla dolaştığın hiçbir yolu da unutmuyorsun. Kâğıda değil beynine yazıyorsun. Her bir an’ı beyninin her tarafına kazıyorsun. Unutulmamak için yazdığını söylüyor yazarlar. Bu eksik oysa… Unutmamak için cümleler kuruluyor. Geçmişten kalan hesaplar kapatılmak için yazılıyor sayfalar dolusu. Girişi olmayan bir yalnızlık olan sondan kaçmak için son bir çaba ile yazılıyor.

Yazan: Reyhan Karaarslan

Bir Cevap Yazın