PASLI ÇİVİLERİM

paslı çiviler görsel

Yine bölünmeye başladı uykularım. Açıp gözlerimi boş boş bakıyorum odamdaki karanlığa. Karanlık içinde görmeye çalışıyorum sanki uykumu bölenleri. Dönüp duruyorum yatağımda sabahın ilk ışıklarına kadar. Ben döndükçe dönüyor yatağımda, odamda.

Dün gece yine ağladım omzunda. Sarıldım ona. O ise sessizce yatıyordu yatağında. Başında beyaz yemenisi, yanakları çökmüş yüzünde. Gözleri gece gibi parlak, dudaklar ise mühürlü. Üstünde çiçekli elbisesi, elleri kavuşmuştu göğsünde. İnceydi parmakları, ince hem de çok ince. Aynıydı ellerimiz, dudaklarımız, tenimiz. Aynıydı öfkemiz, küsüp gitmelerimiz. Özlemlerimiz, özlediklerimiz aynıydı. Aynıydı “ah” larımız “tüh” lerimiz. Koydum başımı omzuna. Sol eli dokundu yanağıma. Örttü eliyle kulağımı. Bilirdi üşürdü kulaklarım. Isıtmak için kulaklarımı kuytular arardım başımı sokacak, eller arardım kulaklarımı kapatacak. Elinin kokusunu soludum usulca. Soluya soluya uyudum koynunda.

Ağlamayacaktım oysa. Söz vermiştim kendime. Söz verdirtmiştim beş yaşındaki “ben” e. O önce büktü dudağını, eğdi başını. “Tamam” demezdi ki bir kere de. İnatçı, çok inatçıydı hem de. Her zamanki yolu denedim işte. Zorla, bağıra bağıra söz verdirttim ona, “sus, artık ağlama!”.

Sildi yaşlarını, sürüdü ayaklarını odanın en uzak köşesine, küsmüştü yine. Kötü kötü nasıl da bakıyordu öyle. Neydi alıp veremediğim o beş yaşındaki “ben” ile?

O bir köşede ben bir köşede. Aldım elime okunmayı bekleyen en kalın kitabı, kıvrıldım kanepeme. Kopartacaktım tüm bağlarımı bu dünya ile. Ah bir izin verseydi şu düşünceler!

Aylak adam gezinip duruyor etrafımda. “Şairin kurban olsun” diyor Bitmeyen Aşk’ın Sinan’ı Nilgün’e. Erguvan Kapısında Ülkü feda ediyor oğlunu başka çocukları kurtarmak adına. Feda mı? Kurban mı? Yenişehir de bir öğle vakti yıkılıyor koca kavak üstümüze. İçimizdeki Şeytan uyanıyor derinlerde bir yerde. Sırça köşkleri birer birer yıkıyor şimdi de Sabahattin Ali. Öldürüyorum Edebiyatı ellerimle. Bağırsam da “ben masumum” diye nafile! Sarmaşıklar sarılıyor tüm bedenime, işte nefes alamıyorum yine. Bir çocuk ağlıyor Adapazarı’nda bir evde, sığınıyor Kirpiklerinin gölgesine. Birden kabuklar kaplıyor tüm gövdemi. Bende mi dönüşüyorum bir şeye? Kafka söylesene? Hareket etmiyor ne kolum ne bacağım. Kalakaldım bu yerde.

Dönemiyorum geriye, gidemiyorum ileriye. Öfke sarıyor içimi sinsi sinsi. Ne kadar suskunsam o kadar bağırıyorum içimde. Örtüyorum hislerimi, gizliyorum kendimi. Esse bir rüzgâr ortaya serse tüm gizlediklerimi! Ağır geliyor her şey, taşıyamıyorum sanki. Okuyorum. Hiç durmadan okuyorum. Sıra şimdi Tahsin Yücel de. Dönüşürken bir şeye daha az canım acısın istiyorum. Saçma biliyorum. Acılar içinde kıvranıyorum.

“Yazmak ruhumuza çakılmış ve pas tutmuş çivileri teker teker sökmek gibidir.” diyordu Şebnem İşigüzel. Bilgece döküyordu yine her bir cümlesini. Onun döktüklerini ben topluyordum ellerimle. Söyleyemediklerimi yazıyordum. Kelimelerin uçup gitmesinden korktuğum için yazıyordum. Belki de uçup gitmekten korkuyordum. Paslı çivilerimi teker teker söküp, yerlerine özenle yeni paslıları koyuyordum. Korkuyordum. Yazamamaktan korkuyordum. Ya bir gün sökülecek paslı çivi kalmazsa diye, oradan buradan bulduklarımı çakıyordum ruhuma. “Mutsuzluklarını abartıp, mutluluklarını önemsemeyen” bir ruhun eseriydi çakılan paslı çivilerim. Az önce bir yenisini daha çaktım ruhuma.

Yazan: Reyhan Karaarslan

Bir Cevap Yazın