YALAN

YALAN görsel

“Önce yazı vardı ve dil yazıdan doğdu”. Bu mümkün olabilir miydi? Tüm ezberlerimizin bozulması anlamına gelirdi yazının dilden önce var olduğunun kabulü. Tahsin Yücel’in “Yalan” ı bu kuramın ortaya atılması ile başlıyordu. Romanın kendisi kadar ortaya attığı kuram da kafamı karıştırmaya yetmişti.

Bir ara aklıma Atlantis ve Mu uygarlığı geldi. Bu iki uygarlıkta yaşayanların birinci insanoğlu olduğu ve şu an bizlerin de ikinci insanoğlu olduğumuza dair bir sürü efsaneler vardı. Birinci insanoğullarının dili kullanmadan anlaştıkları ikinci insanoğulları olarak bizlerin ise kaybettiğimiz bu özelliklerden dolayı dili ortaya çıkardığımız masal gibi geliyor kulağa. Bir an “Yalan” ı okurken tüm bu masalların gerçek olma ihtimalini düşündüm. Yazma eylemi yapay bir eylemdi ve bu yapay eylemden yapay bir dil doğuyordu. Yapay olan dilin doğuşu ile de insanlar birbirleri ile daha zor anlaşabilir olmuşlardı. İnsanoğlu doğal dilini kaybedip bu yapaylığa mahkûm olmuştu. “Yalan” bu yitik olan dilden, 17 yaşındaki Yunus Aksu’nun kuramı ile bahsediyordu.

Yunus ve Yusuf romanın kahramanlarıydı. Her ikisi de toplumdan kopuk, kendi kabuklarında hayatlarını yaşayan ve bundan da memnun olan iki kolej öğrencisiydi. Yalnız ve diğer öğrencilerden ayrı oturduğu sırayı, Yunus ile paylaşmaya başladığı an Yusuf’un hayatında bir şeyler değişmeye başlamıştı. Kitaplar ve ansiklopediler arasında yaşamayı ve sadece birbirlerinin dostlukları ile yetinmeyi bilen iki arkadaştı Yunus ile Yusuf. Ansiklopedi tutkunu olan Yusuf, kitap tutkunu ise Yunus du. Yusuf babasız büyümüş, Yunus ise annesiz büyümüştü. Yusuf ansiklopedilerin içinde yaşayıp arkadaşları tarafından dışlanırken, Yunus ise barışık olduğu kekemeliği yüzünden itiliyordu bir kenara. Her ikisi de diğer öğrencilerden farklı olup, birbirlerini tamamlıyorlardı bir bakıma.

Yunus yazının dilden önce var olduğu kuramını dillendiriyor, en yakın arkadaşı Yusuf ise onun bu kuramını destekliyordu. İki arkadaşın birlikte geçen günleri Yunus’un âşık olduğu kız tarafından terk edilmeye katlanamayıp intihar etmesi ile son buldu. Sonrasında ise Yusuf kendine yalanlar üzerine bir dünya kurdu.

“Yalan” bu noktadan sonra başlıyordu. Yusuf bir bakıma ölen arkadaşı Yunus’un hayatını yaşamaya başlamıştı. Önce Yunus’un babası annesi ile evlenip babası oluvermişti birden. Yunus’un evi artık onun evi, Aksu soyadı onun soyadı, kitapları kitaplarıydı, kuramı da artık onun kuramıydı. Bu onun planladığı bir sahip oluş değildi aslında. O en yakın arkadaşının en büyük hayalini gerçekleştirme, kuramını yayma isteği ile çıkmıştı yola. Oysa etrafındaki insanlar ne kadar da hazırdı bir peygamber yaratmaya!

“Bir kanıdır, yayılır çoğu kez, herkesçe paylaşılıverir. Bir bakarsın, en büyük faşist bir demokrasi kahramanı oluvermiştir. Belki Büyük İskender de pek öyle büyük değildi, öyle sanıldığı için öyle oldu.” Yusuf Aksu istemeden kendini bir yalanın ortasında buldu. Aslında o yalan söylemedi. O hiçbir şey söylemeyip yayılan kanının her geçen gün büyüyüp onu da büyütmesine izin verdi. Suçlu muydu? Veremedim bu sorunun cevabını. Bir yanım dışlanmış, insanlardan korkmuş Yusuf Aksu’ya hak verirken diğer yanım kabul etmiyordu sessiz kalışını. Kenarından köşesinden sokulamadığı hayatın artık tam odağındaydı. Saygı görmek ve başkaları tarafından kabul edilmek hep sahip olmadığı kuramın ve sonradan sahip olduğu zenginliğinin sayesindeydi.

Kuramı aslında umurunda değildi insanların. İnsanların yakın olma isteğini Yusuf Aksu’nun zenginliği körüklüyordu. Zengin arkadaşlar edinip, hiç girilemeyen sosyal çevrelere girme telaşında değil midir pek çok kişi? Yani bir menfaat derdidir perde arkasındaki.

Yanlış kanıyı ortadan kaldırmayarak ve bunu devam ettirerek Yusuf Aksu kendi varlığını başkalarının gözünde yüceltmenin keyfinden vazgeçemiyordu. Olmadığı biri gibi görünüp, ansiklopedilerden ezberledikleri ile insanları etkiliyordu. “Kişinin peygamber olması için kendisine inananların bulunması yeterdi, kitap sonradan gelirdi, hep böyle olmuştu.” Yusuf Aksu etrafına toplanan insanlar için kitapsız bir peygamber gibiydi.

Her yalan er ya da geç rahat vermez insana, yer bitirir içten içe. Yusuf Aksu’ya da tıpkı arkadaşı Yunus gibi âşık olup reddedildikten sonra ağır gelmeye başlamıştı devam ettirdiği bu oyun. “Bir uyumsuzluk, bir yalan sızmış her şeyime, bu yaşamı değiştirmem gerek.” derken karar vermişti tüm gerçekleri anlatmaya. Bazen bir şeyler yapmak istersiniz fakat her şey için çok geçtir. İnsanlar sizi kafalarında öyle bir yaratmıştır ki, ne yapsanız yok edilmez o kafalarda yaratılan. Belki de var olanı değiştirmek işine gelmez kimsenin. Kim bilir?

“Yalan” konuşmadan da yalan söyleneceğini, kendi yarattıklarımıza nasıl inandığımızı, bilginin bilgeleşmek için değil de başkalarının gözünde yücelmek için kullanıldığını zengin bir dil ile anlatmıştı bana. “Yalan” ın kahramanlarının ve kurgusunun yanında, belki de ne çok etkilendiğim, kullanılan bu mükemmel diliydi.

Yalan hayatlar yaşayıp, yalanı doğru biliyoruz. Öyle bir zaman geliyor ki doğruyu tamamen kaybediyoruz. Gerçekten öyle olmak yerine nedense öyleymiş gibi gözüken hayatları tercih ediyoruz. Ah şu maskeler! Maskelerimizin ardında nasıl da mutlu mesut yaşayıp gidiyoruz.

Yazan: Reyhan Karaarslan

Bir Cevap Yazın