MURAT GÜLSOY’LA EDEBİYAT ÜZERİNE

Bizce kitap’ın “Merhaba” dediği Ağustos ayında, ilk yazarımız Murat Gülsoy. Yazarımız ile edebiyat üzerine kısa bir sohbet gerçekleştirdik. 

Edebiyat eserleri değerlendirilirken pek çok ölçütten bahsediliyor net bir çerçeve çizilemiyor. Konulan ölçütlerin hepsini içinde barındırmayan bir eser de iyi bir edebiyat eseri olarak anılabiliyor çoğu zaman. İyi bir edebiyat eseri nasıl olmalı sizce?

MG- Öncelikle hakiki olmalı. Bu bence en önemli ölçüt. İlk roman olarak anılan Don Kişot’un yazarı Cervantes’in dediği “içtenlik” kavramına denk düşüyor. Bunun anlamı nedir diye sorarsanız: Yazarın gerçekten de kendi özgürlüğünü kısıtlayan, varoluşuna veya yaşamına ilişkin çok önemli konuları kurmaca yoluyla araştırmasıdır, derim. Elbette sadece bu saikle yazılıyor olması yetmiyor. Dile hâkimiyet, dil ile bir dünya kurup geliştirebilme ustalığı da gerekiyor. Ama tüm bunları bir tarafa bırakarak şunu da söyleyebilirim: İyi bir sanat eseri etkileyebilen sanat eseridir. Eser sizi etkiliyorsa iyidir. Shakespeare’i düşünün. Çağlar boyunca, çok sayıda insanı, üstelik farklı kültür, sınıf, cinsiyetten insanı çok farklı düzlemlerde etkilemeyi başaran bir yazar. İşte iyi bir eser böyledir.

Yazılanların her okurda farklı anlamlar bulması iyi bir edebiyat eserinden beklenen midir? Siz yazarken bu beklentiyi göz önünde bulunduruyor musunuz?

MG- Sanırım sorunuzun ilk kısmını ilk sorunuzda yanıtladım. Ancak ikinci kısmı için şunu söyleyebilirim: Bu, yani her okurun yapıttan farklı bir anlam çıkarması, hesaplanabilir bir şey değildir. Yazının, kurmacanın son derece analitik bir kısmı var, yani önceden düşünüp, hayal edip tasarladığınız bir yanı var ama bu yaratma sürecinin hesaplamaya indirgenmesini gerektirmez. Yazmak da yaşamak gibidir. Yola çıkarken plan yaparsınız, bilet alırsınız, belirli bir saatte yanınızda valizinizle, içine düşünerek doldurduğunuz eşyanızla bir taşıta biner gidersiniz. Ama yolda olanlar, yaşananlar hesaplayarak baştan planladığınız olaylar değildir. Yazı da böyledir ve bu yüzden yazmak heyecanlı bir yolculuktur.

Yazarların hep bir derdi olduğu ve bu derdin onlara yazdırdığı söylenir. Sizin derdiniz nedir? Neden yazıyorsunuz?

MG- Bu sorunuzun kolayca verilecek bir cevabı olsaydı sanırım yazmayı sürdüremezdim.

En büyük korkunuz ne?

MG- Bilmiyorum, zamana göre değişiyor.

Yazar’ı arkeolojik alan gibi üzerinde sürekli kazı yapan kişi olarak tanımlıyorsunuz. Bir yazarın yazdıklarını kendinden yola çıkarak yazıyor olması o yazarı sadece en iyi bildiğini yazan bir yazara dönüştürmez mi?

MG- Şart değil. İnsanın “kendinden yola çıkması” kendi içine kapanması veya kendisiyle sınırlı kalması anlamına gelmez. İnsanın benliği, kendim dediği şey ile diğer insanlar arasında her zaman bir etkileşim, bir gerilim vardır ve bu yazdıklarına yansır.

Romanlarınızda ve öykülerinizde çoğunlukla kahramanlarınız yazar ya da yazı ile işi olan karakterler. Bunun bir nedeni var mı?

MG- Hikâyeleri yazmaya iten şey bende yarattıkları heyecandır. Bende bazı konuların, meselelerin, karakterlerin ve ayrıntıların neden diğerlerinden daha fazla heyecanlandırdığını doğrusu bilmiyorum ve çok da önemsemiyorum.

Yazma eylemi üzerine düşünen bir yazar olarak bir taraftan da yaratıcı yazarlık eğitimleri veriyorsunuz. Yaratıcı yazarlık eğitimlerinin talep görmesinin nedeni sizce ne? Bir çeşit terapi gibi yazarak mı rahatlamaya çalışıyoruz artık?

MG- Yazmak, özellikle de kurmaca yazmak çok güzel, insanı derinleştiren, yaşamına gerçek bir değer katan etkinlik olduğu için… Rahatlamak? Bu kelimeye indirgemek zor. Çünkü tatile çıkıp rahatlarsınız… Dostlarınızla dertleşir rahatlarsınız… Terapiye gidebilirsiniz… Yazmak bunlardan çok farklı bir süreç. Doğrudan rahatlatacağını söylemek yanlış olur. Hatta tam tersi çoğu zaman insanın uykusunu kaçıran, huzurunu bozan, çevresinde örülen tüm o yanılsamaların yerle bir olmasına neden olan düşünsel ve duygusal bir süreç. Ama anlamlı… Hem de çok.

Pek çok öneriler sıralanıyor yazar adaylarına. Öneriler ve kuralların ışığında ortaya çıkan bir metnin yapay bir tadı olmaz mı? “Yazmak, gerektiğinde hiç bir öneriyi umursamadan bildiğini okumaktır” deniyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

MG- Yaratıcı Yazarlık eğitiminin çok hafife alındığını, insanların, bu konuda hiçbir deneyimi ya da uzmanlığı olmadan çok kolaylıkla ahkâm kestiğini görüyorum. Bu soruları ya da sorgulamaları resim ya da müzik sanatı için sormayı deneyin, cevabı kendiliğinden bulacaksınız… Mesele kısa yoldan bir eğitim alarak ya da birtakım formüller öğrenip yazar olmak değil. Böyle bir şey yok. Yazmakta da diğer sanatlarda olduğu gibi çalışmak, zamanını, düşünceni, ruhunu bu işe adamak var.

İlham denilen şeye inanıyor musunuz?

MG- Elbette… İlham, sanatçıyı heyecanlandıran bir düşüncedir. Ancak ilhamın sadece bazı şanslı insanların başına gelen olağanüstü bir şey olduğuna inanmıyorum. Yazar ya da sanatçı denilen kişi ilhamı tanıyabilen kişidir. Hepimize ilham gelir, hem de sanıldığından çok daha sık. Ama biz bunların ilham olduğunu bilmeyiz. Saçmalık der geçeriz. Çünkü ilhamın yaratıcı bir işe dönüşebilmesi için o işin dilini biliyor olmamız gerekir. O işin erbabı olmamız gerekir. Sanatçı denilen kişi ilhamı nasıl bulacağını öğrenir zamanla.

Eğitimler verdiğiniz yazar adaylarına girmeye çalıştıkları edebiyat dünyası ile ilgili ne gibi tavsiyelerde bulunuyorsunuz? Bu dünya yeni yazarlara kucak açıyor mu? Yoksa yeni üye kabul etmeyen bir kulüpten mi bahsediyoruz?

MG- Tüm bunların cevabını Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık kitabımda anlattım. Kısaca özetlemem zor.

Söyleşi: Reyhan Karaarslan

Bir Cevap Yazın