DEĞİRMEN

değirmen görsel

Aşkı anlatmak için süslü püslü cümlelere, kocaman kocaman anlatımlara ihtiyaç var mı? Cümlelerin abartısı mı okuyucuyu büyüleyen yoksa anlatılmak istenenin en saf haliyle ortaya konulması mı eşsiz olan? Dün izlediğim televizyon programında yazar, okuyucunun abartılı ve derin anlamlar taşıyan cümlelerden hoşlandığını söylüyordu. Bu tarz cümleler evet belki ilk başta okuyucuyu etkiliyor olabilir fakat küçücük fikirlerin kocaman kelimeler ile anlatıldığını gördüğünüzde kendinizi kandırılmış hissediyorsunuz. Yalın anlatımın lezzetini de Sabahattin Ali gibi kalemini abartıdan uzak kullanan yazarları okudukça daha iyi anlıyorum.“Değirmen” aşkı, Anadolu insanının yaşadığı toprak-su kavgalarını, adaletsizlikleri, babalık yapmayan devleti, zayıf olanın nasıl daha fazla ezildiğini anlatan öykülerden oluşan bir kitap…

Ben aşk’ı Sabahattin Ali’den okumayı seviyorum. Onun, aşkın o saf, temiz, bozulmamış halini, imkânsız aşkı anlatmasını seviyorum. Bugün aşk adı altında yaşanan duygunun aşk olmadığını “Değirmen” i okuduğumda bir kez daha anladım.

“Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.” Tek kolu olmayan genç bir kıza âşık olan bir adam, sevgilisinde olmayanı kendi bedeninde taşımak istemez ve kopartır kolunu. “Her sözümden, her tavrımdan alınır; kızsam ona dokunur, sevsem ona acıyormuş gibi gelir, kucaklasam boş olan kolunun yerinde bir sızı duyar…” Sevgilisinde olmayanı hatırlatmak istemez, acı vermek istemez ona ve vazgeçer kolundan. Aynı olmak ister sevdiği ile…

Bugüne baktığımızda bir günlük aşklar yaşayıp her gün yeni aşklara koşuyoruz. Her şeyi tükettiğimiz gibi aşkı da tüketiyoruz. Duyguları öldürüp, bedenimizin attığı çığlıklara “aşk” diyoruz. Vermeden almanın marifet olduğunu düşünüp, âşık olduğumuzu bitirip yok ediyoruz.

Peki ya “Kırlangıçlar”a ne demeli? Duygularını açamadan ayrılıp giden iki kırlangıcın öyküsü bu… Paylaştıkları güzel zamanları düşünüp mutlu olmaya çalışan iki kırlangıç… Çoğu zaman dinlemeyiz kalbimizin sesini. Bilmediğimiz bir korku bastırır o sesi. Pişmanlıklar duyarız söylenmemiş sözlere, yaşanmamış zamana. Ne kaybederiz ki? Konuşturmadığımız kalbimizin sesinden daha değerli ne olabilir ki?

Aşk’ın dışında toplumsal konuları, insanın içini acıtan olayları da anlatıyor Sabahattin Ali öykülerinde. Genelde köylü/ halk ile jandarma arasında yaşanan dramatik olaylar anlatılmış. Bugün hala varlığını sürdüren adaletsizliği, işkenceyi, fakirin ezilmesini okuyoruz öykülerinde. “Kazlar” da hapisteki hasta kocasına bakılsın diye jandarmalara komşunun kazını çalıp getiren kadını, “Bir firar” da ise işlemediği suçu gördüğü işkenceden sonra kabul eden İdris’te görüyoruz.

Sadece bunlar değil anlatılanlar. Yok edilen ormanlar ile  uğruna savaşılan toprak ve su… Yani bugün hala var olan sorunlar. Rant uğruna ormanların yok edilip, orman arazilerine yapılan lüks siteler yok mu yanı başımızda? Bir gecede çıkarılan yasalar ile talancılara tüm kapıları açanlar, devlet eliyle doğayı yok edenler değil mi? Görünen o ki yaşadığımız her şey geçmişin tekrarı… Bu tekrarı bozacak güçte, niyette yok gibi.

Sabahattin Ali’nin öykülerinde genellikle kahramanların duygularının derinliğine gidemiyoruz. Daha çok yaşanan olaylar tüm çıplaklığı ile anlatılıyor. Fakat tam bir duygu derinliği olmasa da “Bir siyah fanila için” öyküsünde kişinin kendisi ve ne yapmak istediği sorgulanıyordu. Bu da hepimizin derdi değil mi zaten? Mutsuz olduğumuzu bile bile zorunluluktan yapmaya devam ettiklerimiz var. Bir türlü vazgeçemeyiz bundan. Korkularımız, endişelerimiz gözümüzü karartmamızı engeller. Var olanı kaybetme korkusu tutsak etmiştir aslında bizi. Bundan sevmediğimiz işleri yapar, sevmediğimiz insanlar olmaya devam ederiz. Sadece hayaller kurarız ve bu hayalleri gerçekleştirmek için de bir cesaret anı bekler dururuz. Bazen de siz bir şey yapmadan her şey olur. Mutsuz olduğunuz iş biter, mutlu olduğunuz bir hayalin peşinden koşarsınız. Peki, nereye kadar? Koştuğunuz mesafe uzun ise, ya azalan banka hesabınız belirler koşunuzun süresini, ya da kesilen nefesiniz…

 

Yazan: Reyhan Karaarslan

Bir Cevap Yazın