GÖKDELEN

GÖKDELEN GÖRSEL

“Adalette özelleşecek elbet, onunda patronları olacak.” cümlesi ile “Yalan” da karşılaşmıştım. Kitapta altını çizdiğim pek çok cümleden biriydi. Bu cümle “Yalan” da havada kalmıştı. Altını çizmeme rağmen bir türlü bir yere yerleştiremiyordum kafamda cümleyi. O an bu kuram ile Tahsin Yücel’in bir sonra okuyacağım kitabında karşılaşacağımı düşünmemiştim.

Bilinçli verilen bir ipucu gibiydi sonradan yazılacak olan kitaba dair. Yazarların verdiği kimi ipuçları okuyucunun gözden kaçırmasına izin vermez iken, kimileri yakalanmak için incelikli bir dikkat istiyordu. “Yalan” 2002 yılında yazılmış, “Gökdelen” ise 2006 yılında. Yani adaletinde bir gün özelleştirilebileceğini ve sonrasında ortaya çıkacakları dört sene sonra “Gökdelen” ile bize göstermişti Tahsin Yücel. Yine bir kuram üzerine, hem de mükemmel bir şekilde inşa etmişti Tahsin Yücel “Gökdelen”i.

Tanınan, bilinen olaylar ile karşılaşmak gibiydi “Gökdelen” i okumak. Bir bakıma “déjà vu” da denilebilir. Bugün gelinen nokta, yaşananlar, yıllar öncesinde kaleme alınmıştı. Şaşkınlıkla okudum kitabı. Bağıra bağıra gelenleri nasıl da sessizlikle kucaklamıştık.

Her yerde dev beton yığınları yükseliyor. Yerde gezinen tüm hayvanlar yok ediliyor. Doğa dev betonlara feda ediliyor. Doğrular yanlış, yanlışlar doğru kabul ediliyor. Adalet güçlüyü koruyup, güçsüzleri eziyor. Herkes güce itaat ediyor, “ Güç” de daha güçlülere kölelik ediyor. Sahip olunan her şey elden gidiyor, “Güç”e teslim ediliyor. Varlığımız başka ülkelerin varlığına armağan ediliyor. Medeniyet adına betonlaştıkça betonlaşıp, betonları da büyüttükçe büyütüp dev adımlar doğanın da toplumunda üzerine atılıyor. Bellekler siliniyor, yeni bir bellek oluşturuluyor. Bu düzene ayak uyduranlardan yeni bir toplum oluşturulup, uyamayanlar yok sayılıyor, yok oluyor, yok ediliyor. Tüm bunlar 2073 yılının Türkiye’sinde yani Tahsin Yücel’in “Gökdelen” inde oluyor.

Avukat ve eski bir solcu olan Can Tezcan yaşadığı hukuksuzluğa karşı “bundan kötüsü olamaz” mantığı ile yargının özelleştirilmesi gerektiğini ortaya atar. “Düzenin tutarlılığı için yargı özelleştirilmeli.” Bir bakıma tutarsızlıkların ve çarpıklıkların içinde doğru bir şeyin zamanla kaybolması, eriyip gitmesinden farklı değildi gelinen nokta. Tüm kurumların özelleştirilip yabancılara satıldığı, küçük Amerika olmak adına adımların atıldığı bir ülkede yargının özelleştirilmesi devrimin son halkasıydı. Gerçekleştirilmek istenen bir “devrim” ya da bir “yıkım”dı. Hangisi olduğu aslında çok da önemli değildi. Önemli olan bu devrim ya da yıkıma öncü olabilmekti. Öncü olma yarışında ise iktidar herkesten daha hevesliydi.

Ne demişti 2073 yılının Türkiye’sindeki başbakan, “uyanık bir devlet adamı her zaman satacağı bir şeyler bulur.” İktidarın hem her şeyi satma hem de bu satılanlardan menfaatler elde etme isteği ışık hızıyla “yargının özelleştirilmesi” yasasını Meclisten geçirmişti.

Menfaati olamayan yoktu bu işte. Herkes ortak bir amaç için birlik oluvermişti birden. Can Tezcan adalet dağıtıp, haksız olarak mahkûm olan arkadaşını kurtaracak, gazeteci Cüneyt Ender yargının özelleştirmesini destekleyen yazıları sayesinde göğü delen gökdelenlerden birinde bir daireye sahip olacak, gökdelenlerin mimarı Temel Diker her istediği yere gökdelenlerini dikip, İstanbul’u Newyork’a çevirecekti. İktidar ise yargıyı satarak başlangıçta bir gökdelende daire, yüz elli bin dolar ve kendi geleceklerini maddi manevi koruyacak garantilere sahip olacaklardı.

“Bir kez sınırı geçtin mi hemen giriveriyorsun havaya, bir başkası olup çıkıyorsun.” Onlar aslında çok daha öncesinde bir başkası oluvermişlerdi. Yaşadıkları o gökdelenlerde, yerden yükseldikleri ölçüde unutmuşlardı yerdekileri. Görmüyorlar, görmek bile istemiyorlardı toprağa yakın olanları. Toplumdan ve olan bitenlerden kopuk başlarını kaldırmadan bakıyorlardı gökyüzüne. Ara ara eğdiklerinde boyunlarını gökdelenlerinden aşağıya, küçük siyah karaltılar görüyorlardı ne olduklarını bilmedikleri, bilmeye de çalışmadıkları. Gökdelenler, kendi dünyamızda sürdüğümüz yalnız yaşamlarımızdı.

En çok “yılkı adamlar” ı okurken korktum. Düşünmek bile istemedim bir gün çarpık olan düzenin parçası olamayanların gözden uzak dağlarda, tepelerde gizli gizli yaşadıklarını. Sayısı dört milyon olan “yılkı adamlar” dan bahsediyordu Tahsin Yücel, sadece dört milyon… Koskoca bir ülkede her şeylerini kaybetmelerine rağmen, güce boyun eğmeyen, mücadele eden, yasa dışı bir örgüt üyesi gibi yaşayan sadece dört milyon “yılkı” insanı vardı.

“…bir yerlerden bir dip dalgası gelir, önünde ne varsa yerle bir etmeye başlar, adaletin ucu görünür insanlar “bu böyle sürmez!” derler ve bu böyle sürmez artık.” diyordu Tahsin Yücel. Doğudan ve güneyden gelen insan seli 2073 ün Türkiye’sine akıyordu “Gökdelen” de, “bu böyle süremez!” demek için. Sonsuz bir şey olmadığına göre, evet, bu böyle sürmez! Ve Tahsin Yücel yanılmış olamaz!

Yazan: Reyhan Karaarslan

Bir Cevap Yazın