HİÇBİR YER’E DÖNÜŞ

HİÇBİR YERE DÖNÜŞ GÖRSEL

“Hepimiz kediler gibi sonunda kokumuzun olduğu yere dönüyoruz.” Ya da bir başka deyişle “dönüp dolaşıp kürkçü dükkânına geliyoruz.” Dönülecek bir yerimizin olması duygusuyla gidiyoruz. Oysa geri döndüğümüzde, gittiğimiz yer ne kadar bizim kalıyor? Biz gittiğimizde belki o da bizden gidiyor.

Hiçbir Yer’e Dönüş yıkılan umutları, iki insan arasındaki tüm bağların zamanla nasıl yok olduğunu ve herkesin bir yerlere döneceğini anlatıyor.

Oya Baydar okumaya önceleri korkarak başlamıştım. Nedense hazır olmadığımı, onu doğru anlamam ve artık keyif aldığım şu kitap eleştirilerini doğru yazabilmem için zamana ihtiyacım olduğuna inanıyordum. Bu korkumu Erguvan Kapısı ile aştım. Hiçbir Yer’e Dönüş, Erguvan Kapısı tadında okuduğum, hatta zaman zaman bana Erguvan Kapısını hatırlatan bir roman. Öyle ki bazı bölümlerde, özellikle Ada’nın ve Ada’daki evin anlatıldığı bölümlerdi bunlar, “ ben bunları sanki daha önce okumuştum” dedim. Doğa, şehirler, duygular, kokular tüm detayları ve olanca güzelliği ile anlatılmıştı romanda.

Kedi, Ada, Erguvanlar, Küçük Prens’ten alıntılar Oya Baydar’ın Erguvan Kapısı ve Hiçbir Yer’e Dönüş de ortak kullandığı öğelerdi. Belki bunlar diğer kitapların dada var. Bunu şimdilik bilmiyorum ama yakında öğreneceğim.

Berlin duvarının yıkılması ile uğruna mücadele edilen tüm umutlar yok olmuş, duvar adeta bu umutların üzerine yıkılmıştı. Sınıfsal ayrımcılığının, sömürünün yok olduğu, eşitlik ve adaletin olduğu bir dünya kurma hayallerinin yok olması demekti yıkılan bir duvar. Çekilen acılar, kaybedilen hayatlar, feda edilen çocuklar bir hiç uğruna mıydı? Verilen mücadele ne içindi? Bir duvarın yıkılmasıyla her şey yok olmuştu. Onlar “mağlup orduların yenik askerleriydi.” Yenilmişler ve şimdi de nereye olduğunu bilmedikleri bir yere dönmeye çalışıyorlardı.

“Nereye gitmek istiyorum ben?” Hepimiz sormuyor muyuz bu soruyu kendimize? “Ne yapmak istiyoruz? Nereye gidiyoruz?” Bazen cevabını buluyoruz, bazen de bulduğumuzu sandığımız o cevaplar içinde boğuluyoruz.

Hep dönmek istiyoruz geçmişe, kaybettiklerimize, sevdiklerimize, kendimize… Bıraktığımız gibi bulmak ümidi ile dönmek istiyoruz. Oysa hiç bir şey aynı kalmıyor. Bir gün her şey başladığı gibi bitiyor. Olmaz denilen oluyor, sevgiler yitiriliyor. Sıkı sıkıya örülen bağlar ilmek ilmek sökülüyor.

Bu kitapta  Oya Baydar “feda”yı anlatıyordu. Devrim hayallerini gerçekleştirmek, başka çocukları kurtarmak adına kahraman, kendi çocuğunu feda ediyordu. Kitapta hep “çocuk” diye bahsedilmişti kahramanın çocuğundan… Bu üçüncü bir kişin ağzından olan anlatımlarda değil, kahramanın anlatımlarında da hep “çocuk” geçiyordu, “çocuğum” değil. Sahiplenilmemiş bir çocuk, pişman olunan bir çocuk… Evet, çocuk ile ilgili bir pişmanlık vardı. Ama bu pişmanlık çocuktan esirgenen ilgi ve sevgi üzerine değil bana göre çocuğun varlığı üzerineydi.

Sorgulamaların, geçmişe özlemin ve arayışın kitabı Hiçbir Yer’e Dönüş… Erguvan Kapısında aranan kapı, bu romanda bir yerlere dönme, dönülebilecek bir yerler bulma, insanın kendi dönüşünü gerçekleştirme çabasına yerini bırakıyor.

En beğendiğim bölüm ise son bölüm olan “geç kalmış bir bahçıvan “ bölümüydü. Belki yaşadığım geç kalmışlık duygusu belki de her şeyden uzaklaşma, bir başıma kalma isteğim bu bölümü benim için daha anlamlı kıldı. Kim bilir?

 

Yazan : Reyhan Karaarslan

Bir Cevap Yazın