HOŞ GELDİN MURAT GÜLSOY!

mg

Uyku ile uyanıklık arasında kısa bir gezintiye çıktım. Gözlerimi kapattığım anda sesim canlanıyor bulanık olan görüntüler sanki netleşiyor. Misafirlerim geliyor bu kısa gezintide yanıma. Bir sohbettir gidiyor. Sonra birden açıp gözlerimi, yattığım yerden kalkıp başlıyorum yazmaya. Kulağıma cümleler hep ben araftayken fısıldanıyor.

Havada uçuşan kelimeleri gözlerim kapalıyken yakalayıp yerleştiriyorum kâğıda. Nedense bu durumun bana özel olduğunu düşünüyordum. Kendimi bir ayrıcalığa sahipmiş gibi değil de “tuhaf” biri gibi hissediyordum. Bunun tuhaf olmadığını ise “Büyübozumu:Yaratıcı Yazarlık” da Murat Gülsoy’dan öğrendim. Üstelik bir de adı vardı bu durumun; hypnagogia. Aslında bu kitaptan pek çok şey öğrenmiştim. En önemlisi de Murat Gülsoy’un öncelikli okumam gereken yazarlardan biri olduğuydu. Kendimce bir sıraya koymuştum yazarlarımı. Bunu yaparken de büyük bir yanlış yapıp sıranın sonlarına yerleştirmiştim Murat Gülsoy’u. Geç kalmış sayılmazdım yeni bir düzenleme için. Ve bir solukta “Gölgeler ve Hayaller Şehrinde”,“Bu Filmin Kötü Adamı Benim” ve “Baba, Oğul, Kutsal Roman” romanlarını okudum.

Tek kişilik mektup dizisi olarak yazılan “Gölgeler ve Hayaller Şehrinde” romanından etkilenmiştim. Mektuplardaki diyalogları başlangıçta garip bulmuştum. Hangi mektupta karşılıklı konuşma vardı ki? Karşılıklı konuşmaların yazıldığı mektuplar nasıl gerçekçi olabilirdi? Murat Gülsoy mektuplar yazmıştı ve bunların mektup olduğunu da okuyucusuna unutturmasını bilmişti. E tabi böyle olunca ortada bir gariplik de kalmamıştı.

“Bu Filmin Kötü Adamı Benim” de ise roman içinde roman okudum. Yarattığı karakterleri sevdim. Kızmadım hiçbirine. Tüm defolarıyla çıkarmıştı kahramanları karşıma. Nedenleri vardı hatalarını affettirecek. “Neden insan bir bedeni olduğu için acı çekiyordu ki? Oysa beden ne kadar da arzu dolu zarif ve zayıf bir hayvandır.” “Baba, Oğul ve Kutsal Roman” da karşıma çıkan bu cümle “Bu Filmin Kötü Adamı Benim” i de biraz anlatıyordu.

Gülsoy’un kitapları arasında benzerlikler vardı. Okuduğum üç romanda da kahraman yazardı. Yazmak ve sanat üzerine kurulan cümleler bir birine benziyordu. Bedenin karşı konulamayan arzuları, rüyalar ve hayallerdi romanlarında bahsettikleri. Kahramanların hayatlarını etkileyen “baba” figürü her üç kitapta da yer alıyordu. Bir de eller… Elleri unutmamak gerek.

“Yazı yazmak çok tuhaf bir şeymiş, şimdi fark ediyorum. Aslında yazarken yaşamıyor insan. Hayatını askıya alıyor.” “Gölgeler ve Hayaller Şehrinde” deki bu cümle biraz şekil değiştirerek şimdi “Baba, Oğlu ve Kutsal Roman” ın içindeydi. “ Tüm insanlar gibi bende ölümden korktuğum için yaşamayı askıya alıyorum belli ki! Aydınlanma anı: Sadece yazarken zamanı askıya alabiliyorum, sadece yazarken ölümden korkmuyorum.”

Yazı ile derdini anlatıyor sanki Murat Gülsoy romanlarında. Dertleşiyor gibi. “Neden yazıyorsun?” sorusuna cevap verir gibi. “Yazmak insanın içindeki gizli tarafları ortaya çıkarıyor” diyor. “ Zaten o yüzden yazmaya başlamadım mı? Bu yoğun sessizliğin içinde boğulmamak için” diye devam ediyor. O bunları söyleyerek bana yalnız olmadığımı hissettiriyor.

“Yanılsamaların ve hayallerin içinde kaybolmuş bir adam” ı anlatıyor “Baba, Oğul ve Kutsal Roman” da. Sevdiğim pek çok yazarımı konuk ediyor romanında. Oğuz Atay’ım da orada. O sıkışıp kaldığım anlardaki sohbet arkadaşım. Bazen başımı yaslayıp göğsüne sümüklerimi çeke çeke “bak işte beni de anlamıyorlar” diye ağlayıp, zırladığım. Dertleşip birbirimizle, bağırırdık gecenin kör karanlığında “bat dünya bat” diye.

“Baba, Oğul ve Kutsal Roman”ı okurken yalnız yazar değildi düş ile gerçeğin arasında savrulan. Neyin düş neyin gerçek olduğunu bir türlü göstermiyordu Murat Gülsoy. Belki de böylesi daha iyiydi. Okuyucu karar vermeliydi neyin gerçek olduğuna.

Samimiydi anlatımı. Bazen bir öğretmen gibi bilgi veriyordu. Tüm dünya anlamasa bile sanki beni bir tek o anlarmış duygusunu uyandırıyordu. Bir koltuğa uzanıp derdimi anlatsam çıkış yollarını hemen gösterecek gibi. Aslında tüm sorularımın cevapları kitaplarında gizli… Yok, gizli değil, her şey o kadar açık ki.

“Yosun ve kuru kelebek kanatları doluyor boğazıma. Söylenemeyenler, bastırılanlar, yok sayılanlar köpürüyor gövdemde. Öksürerek çıkmaya çalışıyorum dışıma. Bedenim bir tür kâğıt üzerinde sözcükler… çok bacaklı bir böceğin çılgınca batırdığı harflerle yazılıyor.”

Nefes alabilmek, boğazda duran sözcüklerden kurtulabilmek için hep yazıya koşulmuyor mu? Üzeri örten o kat kat örtüler sadece yazarken sıyrılıp bir kenara düşmüyor mu? Okuduğum bu romanlardan sonra artık beni anlayan bir yazarımın daha olduğunu biliyorum. Şimdi sıra diğer romanlarında…

Yazan: Reyhan Karaarslan

 

Bir Cevap Yazın