İSTANBUL’DA BİR MERHAMET HAFTASI

istanbulda bir merhamet haftası

Kısa bir ara vermiştim yazarımın kitaplarına. Bilerek, isteyerek verilen bir molaydı bu. Kıtlıktan çıkmış gibi okuyordum yazdıklarını. “Bu son yudum” diye diye birinden öbürüne geçmiştim. Yok olup gitmişti sanki iradem. Bir nevi hastalık hali… “Girdap gibi” demişti yazarımla yeni tanışan biri. O bunu söylediği anda fark etmiştim neyin içinde olduğumu neden başımın dönüp durduğunu… Bir hafta. Sadece bir hafta ayrı kalabilmiştim kitaplarımdan. Şimdi kavuşmanın adı; “İstanbul’da bir merhamet haftası”.

Özlemiştim. Yüzümde aptal bir tebessüm ile başladım okumaya. Neden gülümsüyordum? Eski bir dostla buluşmanın mutluluğu mu yapışmıştı yüzüme yoksa tatil dönüşü evde olmanın huzuru muydu içimde, yüzümde. Fark etmez. Mutluydum işte.

Birbirini tanımayan yedi kişiye Max Ernst’in yedi resmini göndererek, bu resimler ile ilgili yazılar yazmalarını istiyordu romandaki projeci yazarımız. Bu yazılar otomatik yazılan yazılar olmalıydı. Ne demekti “otomatik yazı”? Aslında bir nevi bilinç akışıydı yazarımızın bu yedi kişiye yaptırmak istediği.

Yedi sürreal resim ile yedi farklı kişinin bilinçaltında olanlar ortaya dökülüyordu bu romanda. Tozların halının altına süpürülmesi gibi ya da eski eşyaların tavan arasında saklanması gibi bilinç altıda geçmişin, anıların depolandığı tek yerdi. Bu yedi resim depodaki eşyaların tozunu silip onları gün ışığına çıkarıyordu.

Bakmak ve görmek arasındaki fark anlatılıyordu. Aynı şeye bakıp farklı şeyler görebiliyorduk. Yaşananlar, sahip olunan bilgiler baktığımız şeyi nasıl göreceğimizi belirliyor aslında. Adı ister “bakış açısı” olsun ister “yorum” bunlar tamamen bizde birikenlerin ortaya çıkmış hali değil mi? Bilinçaltı, baktığımızı farklı görmemizi sağlayan tek şey. Bu farklılık da galiba en iyi sürreal bir resim karşısında gösterilebilinir. Farklılık bu kitapta anlatımda da ortaya çıkıyordu. Üçüncü tekil kişi ve mektup tarzında yazılan yazıların dışında, bilinçakışı ve iç monolog anlatım yöntemleri de kullanılmıştı. Bu romana en çok yakıştırdığım ise bilinçakışı ve iç monolog tekniğiydi. Resimleri incelerken ben de dâhil olmak istedim bu projeye. Neler yazardım? Ben hangi tozlu anıları çıkartırdım bilmiyorum. Ama yazacak olsaydım sanırım iç monolog ile yazardım.

“İstanbul’da bir merhamet haftası” ile kafamda yeni sorular doğmuştu. Bir sanat eserinin tek bir anlamı olabilir miydi? Sorulardan biri buydu. Kim bir sanat eseri karşısında yapılan yorumu “doğru” ya da “yanlış” olarak değerlendirebilir? Önemli olan o eserin bize düşündürdükleri ve hissettirdikleri olmalı. Herkesin yüklediği farklı anlamlar eserin anlam zenginliği içinde yaşamasını sağlamaz mı? Bir eser böyle ölümsüz olmaz mı? Cevaplarını arayan ne çok soru var kafamda.

Bir solukta okuyup kenara koyduklarımdan olmuyor Murat Gülsoy kitapları. Düşündürüyor. Zihin açıyor. Alışkanlık yapıyor. “Karanlığın Aynasında” ise şuan tam karşımda gözümün içine bakıyor.

Yazan: Reyhan Karaarslan

 

Bir Cevap Yazın