KAYIP SÖZ

KAYIP SÖZ GÖRSEL

Kim başlattı bu kavgayı? Kim attı ilk taşı? Şiddetin tohumu nasıl ekildi, yeşerdi, boy verdi? Yoksa suçlu Habil ile Kabil mi?Oya Baydar’ın “Kayıp Söz”ü hayatımızdaki o hiç eksilmeyen şiddeti ve şiddetten kaçışı anlatıyordu. “Kayıp Söz” kaybedilen vicdanı, kaybedilen insanlığı anlatan klasik bir Oya Baydar romanı. Okuduğum tüm romanları bende birbirinin devamı duygusu uyandırıyor. Hep bir bağ kuruyorum kitapları arasında.  Benzerliklerin fazla oluşu yüzünden kimi zaman karışıyor kitaplar birbiri ile. Benzer kahramanlar, benzer konular, benzer mekânlar yine karşıma çıkmıştı “Kayıp Söz” de. Bir ada, bir çocuk, bir kadın, bir adam… Yine bir kedi, yine “Küçük Prens” ten alıntılar… Nedense kahramanların isimleri hep Deniz, Ömer… Hep bir Umut var Oya Baydar’ın romanlarında… Tüm bu benzerlikler kitabın ilk sayfaları itibari ile karşıma çıksa da ne yalan söyleyeyim ben seviyorum Oya Baydar’ı. Seviyorum anlatımın içtenliğini, sadeliğini, bazen süsünü bazen de bilgeliğini. O, insanların ezilmişliklerini, var olma çabalarını, mücadelelerini, umutlarını, umutsuzluklarını, yenilgilerini anlatıyordu romanlarında.

Ünlü yazar Ömer Eren yazamaz olur artık. Sözcüklerini yitirir. İnançlarından, yıllarca verdiği mücadeleden uzaklaşıp kendini ünlü ve başarılı olmanın getirdiği büyüye kaptırmıştır. Kurduğu süslü cümleler ile çok satan kitaplar yazmış üne kavuşmuş fakat aslında kaybolmuştur. “İnsanın içindeki ses susunca mı yitiyor söz, yoksa anlamsızlık duygusu yazarı sözün bittiği yere götürdüğünde mi?” Ömer Eren sözcüklerini arıyordu, içinde yitip giden çıkmayan o sesi arıyordu. “Sesi duyacaksın ki söze dönüşsün”. O, sesi, sözü ararken karşına dağdan, şiddetten kaçan Mahmut ile töre den kaçan Zelal çıkmıştı.  Çakışan bu yollar onu sözünü bulması için Doğu’ya götürmüştü. “Doğu: vicdanımızın son durağı, yenilgimizin sığınağı, bitmeyen kavganın toprağı Doğu…” Bitmeyen bir kavgaydı süren. Herkesin bitmesini istediği ama bir türlü bitiremediği… Yok sayılan bir halk’ın var olma mücadelesi… Yok sayılan, yok sayılmakla da kalmayıp yok edilmek istenen insanların dünyasını bir kez daha gördüm “Kayıp Söz” de. Şiddet değildi istenen. Bir halk insanca, özgürce yaşamak istiyordu. Bu dünyayı Jiyan bana gösterdi romanda. Jiyan, Ömer Eren’e bilmediği bir coğrafyada yol gösteren, gizemine kapılıp âşık olduğu kadındı. O özüne sahip çıkıp, halkının yanında, ait olduğu topraklarda mücadelesini veriyordu.

Elif, Ömer Eren ‘in başarılı bir bilim kadını olan karısıydı. Her ikisi de zamanla birbirlerinden uzaklaşmışlardı. Aynı amaç uğruna yola çıkıp, mücadele etmişler oysa verdikleri bu mücadelen uzaklaştıkça birbirlerinden de kopmuşlardı. Benzer bir ilişki “Hiçbir Yere Dönüş” romanında da vardı.

Oya Baydar’ın diğer kitaplarında olduğu gibi yine bir çocuk vardı ortada. Yalnız olan, anne ve babasının başarılarının gölgesinde kalmış, özgüvensiz, pes etmiş, yorgun bir çocuk… Deniz… Yitik bir çocuk, yitirilen bir çocuk Deniz, babası Ömer Eren’in ve annesi Elif’in gözünde… Kayıp bir çocuk tıpkı Ömer Eren’in kayıp olan sözü gibi.

Deniz yaşanan tüm şiddetten kaçmayı tercih etmişti. Kendine bunun için uzakta çok uzakta bir ada seçmişti. Ada huzur, mutluluk, sessizlik demek benim için. Sanırım Oya Baydar içinde ada’nın anlamı aynı. Bu yüzden huzur arayan kahramanlarının yolu hep bir adaya düşüyor.

“Dil insanın ülkesidir diyorlar. Ülkem neresi benim? Anadilimi günbegün yitiriyorum, dilim ülkem olmamış demek ki. Nereliyim ben? Dünyalı olunabilir mi? Dünyalı olmak için dünyanın dilini anlamak gerek. Ben bu dünyanın dilini anlayamıyorum, konuşamıyorum, bu dilden korkuyorum. Hiçbir yerli olunabilir mi?” Dil insanların ülkesiyken, kimler, neden vazgeçmelerini isterler insanlardan, ülkelerinden? Neden unutmaları istenir ülkelerini, düşlerini? Oysa her düş kendi dilinde görülür. Deniz hiçbir yerli olmak istiyordu, hiçbir yere ait olmayıp, bir hiç olarak her şeyden uzak yaşamaktı derdi. Belki de daha çok uzaklarda yaralarını sarmaktı istediği. Öyle olmaz mı, çoğu zaman her şeyi bir kenara koyup ardımıza bile bakmadan gitmek isteriz bilmediğimiz yerlere, bizi bilmeyenlerin yanına. Uzaklarda sarmak isteriz yaralarımızı, ya da bir kedi gibi yalaya yalaya iyileştirmeye çalışırız kendimizi. Hiç iyileşmeyeceğimizi bilsek de kesmeyiz umudumuzu.

Sözler ne kadar çabuk kaybolabiliyor. Belki bizlerde kaybettik sözümüzü. Sustuğumuza, umursamadığımıza bakılırsa çoktan kaybolmuş sözümüz de kendimiz de. “İçim tükenince söz de tükendi. Oysa bir tek söz kalmıştı elimde. Şimdi bomboşum”. Gerçekten bomboş muyuz?

 

Yazan: Reyhan Karaarslan

Bir Cevap Yazın