ÖZGÜRLÜK DEDİKLERİ…

Özgürlük dedikleri görsel

Ne kadar özgürüm? Soru “ne kadar” değil, “özgür müyüm ?” olmalı aslında. Bir şeyin miktarsal olarak ifade edilmesi için önce varlığı sorgulanmalı. Belki de doğru soru “özgürlük nedir?”. Önce tanımını yapabilmeliyim ki sonra onun varlığından bahsedeyim, varlığını kabul ediyorsam da miktarı üzerinde kafa yorabileyim.

Özgürlük kendini hafif hissetmektir. Alışılagelmiş özgürlük tanımlarını yapacak değilim. Tek bir karşılığı var bende özgürlüğün o da bir tüy hafifliğinde olabilmektir. Dilediğin yere uçmak, dilediğin yere konabilmektir. Boğazında koca bir taşın varlığını hissetmeden konuşabilmektir, gülebilmektir. Nedenli ya da nedensiz korkuları elinin tersi ile bir tarafa itebilmektir. Cesur olup, bedel ödeyebilmektir. Bir var oluş çığlığı aslında özgürlük dedikleri.

Hafif olmak güzeldir. Ne kadar az şey taşırsa o kadar hafifler o kadar özgür olur insan. Peki, bize öğretilen neydi? Nasıl yoğruldu hamurumuz? Korunaklı yaşayıp, korkularımız ile yaşarken nasıl bir özgürlüktü yaşadığımız?

Az konuşmamız istendi hatta sessiz olmak erdemlerin en büyüğüydü. Akıldan geçenin iyice ölçülüp biçilip öyle dillendirilmesi gerekirdi. Neden ortadaydı; kaş yaparken göz çıkartılmamalıydı. Hep durmalı, beklenmeliydi. Hesaplar yapılmalı atılan taş ürkütülen kuşa değmeliydi. Yani planlar yapılmalıydı ince ince. Dilediğini dilediğin gibi yapmamalıydın, söylememeliydin. Söylediğin an dokuz köyden kovulacağını bilmeliydin. Korktuğumuz için köylerden kovulmaktan, korktuğumuz için kaş yaparken göz çıkartmaktan sustuk, korkularımızın ardına saklandık. Bir bakıma hapsettik kendimizi görünmeyen parmaklıkların ardına. Güvende olmak derdi ile güvensiz alanlara sığınmakta denilebilir buna. Bedenimizi olmasa bile ruhumuzu hapsettik koyu karanlıklara.

Bazen bilerek isteyerek bedenimizi de hapsettik aslında. Bu bilinen anlamda bir hapis hayatı değilse de modern bir esaretti yaşadığımız. Hayatta kalabilmek için nefes almanın yetmediğini gözümüzü bu dünyaya açtığımız anda anlamıştık. Para’yı bulmalıydık. Sabahın kör karanlığında lanetler okuya okuya yollara koyulup, sevmediğimiz işlerde başladık çalışmaya. Güneşin batışını görmeden, alışmıştık sabahtan akşama kapalı kalmaya. Demir parmaklıklar gerekmiyordu ki bir hapishane yaratmaya. Bizler döndürmek için çarkın dişlilerini gönüllü vazgeçmiştik özgürlüğümüzden. “Yeter artık” demek isteyip diyemediğimizde, yüzümüze yapıştırdığımız sahte tebessümlerimiz ile günlerimizi geçirdiğimizde, özgürlük çoktan şiirlerde, şarkılarda kalmıştı bile.

Ama bu kadar esaret yetmez deyip, bir de kapandık koca koca binalara. Hapishanede olmak yetmiyordu kendimizi korumaya, ille de güvenlik istiyorduk. Sabah çıktığımız evlerimize karanlıkta girip kapıları da sıkı sıkı kapatıyorduk. Karşı komşumuzu ya tanıyor ya tanımıyorduk. “Özgürlük” denince kocaman kelimeler ile konuşup tercihimizi esaretten yana yapıyorduk. Geçerli neden olarak da en önde hep korkularımızı koşturuyorduk.

Bizler özgür olduğunu sanan mahkûmlardık oysa… Bazen bir şeylerin eksikliğini duyup sonra da o eksik olanın ne olduğunu bilmeden arayışa geçiyorduk çaresizce. Mutlu değildik. Biz kimdik, neydik, ne için geldik? Sorular üretip cevaplar arıyorduk. Bu arayışımızdan faydalanan umut tacirlerini, kişisel dönüşüm uzmanı olarak görüp kucak kucak paralar saçıyorduk. Rahatlıyor muyduk? Tabi ki hayır. Neden bunaldığımızı bilmeden kaçıp gitmeyi planlıyorduk uzaklara. Oysa neden belli… Esaretin dibindeyiz. Hadi diyelim gittik uzaklara, bir koğuştan başka bir koğuşa geçmekten var mı bir farkı? Yıkmadıktan sonra duvarları ha o koğuş ha bu koğuş hiç fark ediyor mu?

Yazan: Reyhan Karaarslan

Bir Cevap Yazın