PEYGAMBERİN SON BEŞ GÜNÜ

peygamberinson5gunu

“Ne okuduğun nasıl yazacağını belirler.” Bu ustamın bana ilk öğüdüydü. Yazarlarım ile tanışmalarım bu öğüt sonrasında olmuştu. Sabahattin Ali, Leyla Erbil, Sevgi Soysal, Tezer Özlü, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan ve Tahsin Yücel birer birer girdiler hayatıma. Ustalarım oldular. Aç gözlülükle okudum tüm yazdıklarını. Çoklukla da kıskandım onları. Duru ve mükemmel anlatımı ile Tahsin Yücel her yazdığıyla beni kendisine hayran bırakan yazarlarımdan. Kusursuzca inşa edilen bir bina gibi romanları. O kusursuzlardan biri de “Peygamberin son beş günü”.

Devrimci ozan Rahmi Sönmezin hikâyesini anlatıyordu Tahsin Yücel “Peygamberin son beş günü”nde. Arkadaşları “peygamber” diyorlardı ona. Bir diğer kahraman ise Fehmi Gülmez di. Çocuklukları birlikte geçen bu iki arkadaşın dünyaları üniversite yıllarında değişmeye başlar. O yıllarda kurulur devrim hayalleri. Onlara bu dünyanın kapılarını açan ise üniversitede tanıştıkları Feride dir. Aynı kıza âşık olup aynı amaç için savaşır Rahmi ve Fehmi. Feride bir öğretmen gibi eğitir ikisini. Marx’ı Feride’den dinlerler. “Hiç kuşkusuz, orakla çekiç kardeştir ama kurtuluşu çekiç getirecektir” diyerek kenter düzenin bir gün yıkılacağını ve proleter sınıfın devrimi gerçekleştireceğine inanırlar. Babasının dükkânın da salladığı çekiçten kendini işçi sınıfından görür Rahmi. Feride kendisine âşık iki genç adamdan Rahmi’yi seçer ve onunla evlenir. Evlilik hayatı ile birlikte gelen zorunluluklardan kenter düzenin bir parçası olurlar. Rahmi bir bankada çalışmaya başlar. Feride hastalanır ve kızının doğduğunu görmeden doğum sırasında ölür. Eski bir Türk filmi tadı vardı “Peygamberin son beş günü” nde. Rahminin çocuğu ile bir başına kalıp eski sevgilisinin yanına gelip çocuğuna annelik yapması bu tadı daha da yoğunlaştırıyordu. Feride’nin ölümü ile Rahmi kendini adeta evine hapseder. Fehmi ise yıllar içinde değişen dünyaya ayak uydurup kapitalist düzenin bir parçası olmuştur. Rahmi ise hala devrim hayallerindedir.

Yeni bir dünya inşa etmek, devrim yapmak, kenter düzene karşı olmak, kapitalist düzeni yıkmak… Tüm bunları içinde barındırmasına rağmen ben “Peygamberin son beş günü” nü sol içerikli bir roman olarak okumadım. Bu roman bence çok daha ötesini anlatıyordu. İhanet edilmeyen bir aşk ve sevgilinin ölümü ile öldürülen arzular vardı bu romanda. Siyasi görüşler ne olursa olsun yok olmayan bir dostluktu anlatılan. Her gün inançların değiştiği, bir gün küfür edilenin ertesi gün kutsandığı bir çağda, inanılan değerlerin sonuna kadar nasıl savunulduğunu gösteriyordu Tahsin Yücel. Halk için yola çıktığını, canını ortaya koyduğunu söyleyenler halktan nasıl da uzaktılar. Uğruna ölünecek olan halktan nasıl da iğreniyorlardı. Yani lafla dünyalar kurtarılıyordu. “Halkı anlamak başka, halkın düzeyine inmek başka.” Belki de bu başkalık fark edilmediğinden hayaller şiirlerde, romanlarda kaldı. Devrim de bu yüzden hep şiirlerde romanlarda yapıldı.

Bir yere ait olmak isteriz. Yersizliğe, yurtsuzluğa katlanamayız. Bizim olanın, bizden olanların yanında yer alıp daha bir güvenle dururuz sanki hayatta. Peygamber de kendine bir yer arıyordu dışlandığı komünist arkadaşlarının arasında. Ozanlığı ise çoktan eskilerde kalmıştı. O kendisini tam bir ozan gibi göremiyordu. Dönemin pek çok devrimci ozanları gibi hapse girmemiş, o hapishane denilen mektebi görememişti. Yani ozanlığının onaylanması için bedel ödemesi gerekiyordu ve o bu bedeli ödeyememişti. Devrimciliği gibi ozanlığı da eksikliydi. Yerini bulamamış, evini bir türlü giremediği hapishaneye çevirmişti Peygamber. Yaşlanmıştı. Bırakmıştı devrim şiirleri yazmayı.

“Bilinmeyeni göğüslemesini de bilmek gerek.” Nereye çıkacağı bilinmeyen bir yolda ilerlemek… Karanlıkta kalıp, düşmek sonra yeniden ayağa kalkmak… Peygamber gece yarısı bir baskın ile evden alınıp götürülen torununun ardından bilinmeyen bir yere doğru, çok iyi bildiği inançlarıyla ile gidiyordu. Yaşlı bedenine giydirdiği torununun kıyafetleri ile gençleşip şiirlerindeki devrim’in peşine düşmüştü. O, devrimi ölümsüz olan bir kadın bedenine, Feride’nin bedenine hapsetmişti. Devrimi de Feride gibi gençti, ölümsüzdü.

“Hep dönmüş kendi çevresinde, yaşamı boyunca yaptığı gibi.” Peygamber inançlarının peşinden giderken gözlerini kapatmış, dışarıdaki sesleri duymamıştı. Dünya onun yaşadığı kadardı ve daha ötesi yoktu. Oysa her şey değişiyordu. Peygamber ise değişen dünyayı görmeyip çoktan çemberin dışına çıkmıştı. Hüzünlü bir son bekliyordu Peygamberi. Tıpkı mutlu sonu olmayan eski Türk filmleri gibi.

Peygamber’in hikâyesi ile ağlatmıştı beni Tahsin Yücel. Yazarımın her bir sözcüğü büyülüydü sanki… Kitabın sayfaları arasında sıkışıp kaldım. Her şey gözümün önünde gerçekleşmiş gibi. Bu tanıklık ile sarsılıyorum ve yaşadığım bu sarsıntılar ile Tahsin Yücel’e bir kez daha hayran oluyorum. Ete kemiğe bürünen kahramanlarıma ise artık Rahmi’yi de ekliyorum.

Yazan: Reyhan Karaarslan

Bir Cevap Yazın